Aylık arşivler: Mart 2014

Bu sene sen daha gelmeden bahar temizliğini yaptık, hadi gel artık bahar!

Bahar umuttur…
Bahar başlangıçtır…
Bahar renklidir…
Bahar iyimserdir…
Bahar ılıktır…
Benim de, ülkemin de hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var sana bahar! Bu sene sen daha gelmeden bahar temizliğini yaptık,
hadi gel artık bahar!

Benim de, ülkemin de hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var sana bahar! Bu sene sen daha gelmeden bahar temizliğini yaptık, hadi gel artık bahar!

Koçluk alan, koçluk yapan ya da hayatının herhangi bir döneminde bir şekilde koçluğa temas etmiş olanlar bilir; koçlukta temel değerler üzerinde çalışılır yoğunlukla. Bizim için en önemli değerleri onurlandırdığımızda daha kaliteli bir yaşam yaşarız zira… Nereden geldim bu konuya söyleyeyim, çünkü tipik bir kova burcu olarak benim en temel değerim özgürlük!

Yaz mevsimi de benim için eşittir  özgürlük:

Okumaya devam et Bu sene sen daha gelmeden bahar temizliğini yaptık, hadi gel artık bahar!

Reklamlar

Hoşgeldin Bahar, Nerde Kaldın Biz de Seni Bekliyorduk!

Mayıs 2013’de yazdığım Bahar Temizliği yazım…

Bu aralar bahar temizliği yapıyorum, her anlamda: kıyafette, düşüncede, insanda, her yerde…

Bahar temizliği vazgeçmeyi öğrenmek için çok güzel bir yöntem! Eskiden `belki bir gün lazım olur` diye tuttuğum eşyaların, anıların, insanların üzerimdeki ağırlıklarından kurtulmanın verdiği dayanılmaz hafiflikle girmek istedim bahara… Benim bahar temizliğine başladığım gün İstanbul`a bu sene çok geç gelen bahar havası henüz ortalıkta yoktu, ertesi gün ise birden bire yazdan kalma bir güne merhaba dedi İstanbul. Temiz balkonumda yeni renkli çiçeklerimle; baharın gelmek için beni beklemesi de ilahi bir tesadüf olsa gerek 😉

“Belki bir gün lazım olur” inanışının yoksunluk hissi yarattığını yıllar önce keşfedip bu huyumdan vazgeçmiş ancak sadece kıyafet ve eşyalarda uygulayabilmiştim; bu sene ise her anlamda uygulamaya başladım. İnanışımı da “lazım olduğunda bende gereken her şey zaten var” ile değiştirdim.

Okumaya devam et Hoşgeldin Bahar, Nerde Kaldın Biz de Seni Bekliyorduk!

Yanlış yerde arayınca bulunmuyor tabi!

Hepimiz iyi bir iş, iyi bir eş, iyi kıyafetler, güzel evler ve güzel arabalar arıyoruz.
Aslında işte, aşkta, evde, arabada kıyafette kendimizi arıyoruz; kim olduğumuzu bulmaya çalışıyoruz. Gerçekte aradığımız “kendi”mizi yansıtan bir ev, araba, kıyafet, iş, ya da eş…

Seni seviyorum demek bile aslında sende gördüğüm ben’i; senin yanında olduğum kişiyi seviyorum demek değil mi?

İronik olan ise zaten içeride olanı dışarıda arıyor olmamız! Dışarıda aramaya devam ettikçe de bulamayacağız çünkü yanlış yerde arıyoruz!

Kendini bulmak, kim olduğunu bulmak için içe bakmak; kendi içine dönmek gerek; bazen yüzleşilmesi ve kabul edilmesi gerekenler zor olsa da.

Kendini ve kim olduğunu bulanın dışarıda arayacağı bir şey kalmıyor; kendisine uygun ev, araba, eş, iş onu bulur zaten…

Her şeye vakit bulunan “hızlandırılmış” çağımızda, en önemli kişiye-kendimize- her gün biraz da olsa zaman ayırmak bu kadar zor olmamalı…

Ayşe Yazgan

Kıskanmak Yerine İlham Almak

Kıskançlık insanı içten içe yiyip bitiren bir zehir, insanın kendisine yapabileceği en büyük kötülük. Kıskançlığın altında yatan duygu “ben aynısını yapamam, yetersizim”. Kıskanan ve kıskanılan; iki taraf için de yıkıcı ve yıpratıcı; korku dolu, sınırlı…

İlham ise çok daha yaratıcı ve yapıcı; umut dolu…Altında yatan duygu, “ne güzel birileri yapmış, demek ki ben de yapabilirim!” İlham alan ve ilham alınan; iki taraf için de yapıcı ve besleyici; umut dolu, sınırsız…

İlham verici eserlerden esinlenerek genişlemek, çoğalmak ve dünyayı, dünyamı güzelleştirmek varken kıskanmak niye?

Kendim için en büyük dileğim ömrüm boyunca ilham alan ve ilham alınan bir insan olmak.

Daha iyi bir hayat yaşayabilirsin, ilham almaya bugün başla!

İyi haftalar,

Ayşe Yazgan

03 Ekim 2014

Ayşe’nin Gözlem Evinden Ayşe’ce Gözlemleri: 2014 Uyanış Yılı

Dikkatimi çekiyor bu aralar herkes çok zorlanıyor. Hem ülkede; hem yakınımda, hem uzağımda; herkeste olağan dışı denebilecek değişimler var.

Evren adeta “madem siz bugüne kadar gerçekten ne istediğiniz üzerinde düşünmediniz, ben müdahale ediyorum, yeter artık!” dercesine bizlerin adına cesur kararlar alıyor! İşten ayrılanlar, bugüne kadar gıkı çıkmadığı halde eşinden-işinden şikâyet edenler bir tarafta; âşık olanlar, terfi edenler, yıllardır ertelediği hayalindeki kendi işini kuranlar diğer tarafta… Öyle ya da böyle herkesin hayatında köklü değişimler var.

Herkes sanki yıllar süren bir anestezi halinden, uykudan uyanmış gibi! Yıllardır bilinen ama işimize gelmediği için göz ardı edilen gerçekler patır patır gün yüzüne çıkıyor; içeride ve dışarıda; her yerde bir uyanış hâli: özetle 2014 “Uyanış Yılı” oldu!

Bu köklü değişimler sırasında dikkatimi çeken şey ise herkes zorlanıyor ama kimse kabul etmiyor! Oysa kabul etmediğimiz hiçbir şeyi çözemiyoruz; ya da içinden geçemiyoruz. Tıpkı matematik problemi çözmek gibi, önce denkleme X’i oturtmamız ve denklemi tanımlamamız gerekiyor, ondan sonra denklemi çözebiliriz ancak…

Değişim her zaman olumlu yöndedir, biz içinden geçerken o olumlu yanı göremesek bile! Üstelik olumlu yönde olsa bile zorlanabiliriz, çünkü belirsizdir. Belirsizlik hepimizi korkutur. Bir de o kadar hızlı oluyor ki bu değişimler, ruhumuz yetişmiyor. Biz de ya geçmişte yaşıyoruz ya gelecekte; geçmişte yaşadığımız korkuları geleceğe endişe olarak yansıtıyoruz ve en gerçek olanı unutuyoruz: şimdi’yi!

Yalnız değilsiniz; hepimiz aynı çalkantılı dönemden geçiyoruz, hep birlikte…

Sadece sindirmek ve adapte olmak için zamana ihtiyacımız var: şu anda; “şimdiki zaman”da olan biten bu!

Bunu kabul edersek daha kolay oluyor her şey. Zorlanıyorsanız kabul edin; kendinizi ve duygularınızı kabul edip, onlara sahip çıkın! Şimdi bir dönün içinize ve kendinize samimice sorun: “O kadar hızlı değişiyor ki her şey, kontrolü kaybettiğimi sanıp belirsizlikten korkuyor muyum? Değişimler olumlu da olsa ruhumun yetişmeye ve sindirmeye ihtiyacı mı var?”

2013’de hayatımın her alanında, aynı anda köklü değişimler yaşadım. Hepsi kendimi tanıma, kendim olma ve hayallerimi gerçekleştirme yolunda attığım harika adımlardı ama bir o kadar da zorlandım. Çünkü her yeni başlangıç, öncesinde bir kapanış gerektiriyordu. Ve yüzleştiğim bazı gerçekleri sindirebilmek için zamana ihtiyacım vardı.

O dönem iç dünyamda yaşadıklarımı en iyi anlatanlar şu cümlelerdir sanırım:“Geçmişte yaşadıklarıma dair pişmanlıklarım ve “keşke”lerim yok, çünkü yaşadıklarımın her biri beni ben yapan birer deneyimdi ve kendime dair çok şey öğrendim. Geleceğe dair korkularım yok çünkü bundan çok daha iyi olacağına dair inancım ve umudum tam; her ne olacaksa benim için çok daha iyi olacak. Ama ‘şu an’ canım acıyor; ‘şimdiki zaman’da yani gerçekte olup biten bu! Hayal kırıklıklarım var elbet ama onlardan da büyük hayallerim var benim!”

İyi haftalar,

Ayşe Yazgan

Ayşe’nin Gözlem Evinden Ayşe’ce Gözlemleri: Neden bir insan durduk yere bir insana kilo almışsın der ki!

Geçenlerde bir ortamda, açık sözlü (!) bir arkadaşımız başka bir arkadaşımıza “çok kilo almışsın!” dedi! Hem de bir dişiye! Hem de fikri sorulmadan! Hem de kilonun takıntı haline geldiği bir çağda! Herkesin evinde yağı kası bile ölçen teraziler varken hem de! Ba-ba-ba-ba!

Gerçekten epey kilo almış ama düşündüm de hayatımda kimseye durduk yerde kilo almışsın demedim ben. “Yahu onun da bir çift gözü var ve bildiğim kadarıyla gayet iyi görüyor, evinde ayna da terazi de vardır kesin, e onun da zaten farkında olduğu bir şeyi neden bir de ben söyleyeyim ki!” diye çok gereksiz ve kırıcı bulurum bu bilgiyi. Hatta sorulsa bile “Olsun istersen verirsin, demek ki şu anda önceliğin değil” diye de işin içindeki gerçekten inandığım iyi yanları görmeye ve göstermeye çalışırım. 

20140420-002825.jpg

Sonra tabi “Sahi neden insan birine bu bilgiyi verme ihtiyacı duyar?” diye bir düşünce aldı beni…Ben de merakımı olası cevaplara olası kontra cevaplar vererek zihnimde giderdim şimdilik…

OLASI CEVAP 1- BAŞKASINDAN DUYACAĞINA BENDEN DUY…

KONTRA CEVAP 1: Neden herkesten duymam gerekiyor ki? Elalemin işi gücü yok, herkes oturmuş benim kilomu mu takip ediyor? Sahi başka işleri yok mu? O kadar mı boş insanlar var benim çevremde :((( 

OLASI CEVAP 2: SENİN İYİLİĞİN İÇİN…

KONTRA CEVAP 2: İşte bu en sevdiğim! Ha ben kendi iyiliğimi bile düşünmekten acizim, herkesin iyiliğini düşünme kapasitesine sahip bir sen varsın, hepimizin iyiliğini sen düşünebilirsin. Tek doğru var ve o da seninki olduğuna göre istersen biz gidelim sen bizim adımıza en doğru hayatı yaşa; bir de biz fazlalık yapmayalım bu dünyada…

OLASI CEVAP 3: DOBRA BİR İNSANIM, NE DÜŞÜNÜYORSAM SÖYLERİM…

KONTRA CEVAP 3: Peki madem dobra bir insansın, bizim seninle ilgili düşündüklerimizi de dobra dobra duymak istersin diye düşündük; geç otur şöyle biz de söyleyeceğiz seninle ilgili gördüğümüz gerçekleri! Noldu yüzün kızdırıyor, e biz de dobra olduk işte!

OLASI CEVAP 4: DOST ACI SÖYLER…

KONTRA CEVAP 4: Nedense tatlı bir şey söylemeyen bir dosta benzettim sizi kuzum! Kimseye kilo vermişsin, çok güzel olmuşsun dediğini duymadık ama maşallah kim kilo almış, kimin saç rengi kötü olmuş bu tarz veriler hep sende! Sen şuna felaket tellalıyım desene kısaca…

OLASI CEVAP 5: BEN ÇOK MUTSUZUM, SEN DE OL İSTEDİM!

KONTRA CEVAP 5: Her şeye cevabı olan ben bile bu soruya cevap bulamadım ama bildiğim iyi yaşam koçları var onları önerebilirim istersen;))

Gerçekten çok merak ediyorum eğer bir cesur baba yiğit çıkıp samimice ben insanlara haklarındaki olumsuz bilgiyi verenlerdenim ve sebebim de şu derse ben de merakımı gidermiş olurum 🙂 

Sevgiler,

Ayşe Yazgan

Her “git”ten “gel”diğimde, daha da güçlü, daha da cesur bir “ben” olarak geliyorum! Ve ben artık “gel-git”lerimi seviyorum!

Bir an geliyor, dünyayı omzumda taşıyabilecek kadar güçlü ve cesur hissediyorum…Bir an geliyor, değil dünyayı elimdeki tabağı taşıyacak halim ve isteğim olmuyor… Ve bu gel-git’ler bu aralar çok sık ve çok uçlarda oluyor…Hatta kendimi tek bir kelime ile anlatacak olsam “paradoks”u seçerdim…

Paradoksu gücüm yerinde olduğumda doğanın gereği; kendimde o gücü bulamadığımda ise yargı kelimesi olarak kullanırdım düne kadar.

Dün bir şey fark ettim, ve bu fark ettiğim şey kendimi bu gel-gitlerde yargılamak yerine, kabullenmemi sağladı:

Ben kendimi yeniden doğuruyorum, çalkantılarda durulmadan önce sınırlarımın nereye kadar uzandığını görmek istiyorum sadece. Nereye kadar esneyebiliyorum bunu öğreniyorum…Her şey yolunda gittiğinde bu durumu kanıksayıp kendini geliştirmeyebiliyor insan.

Artık doğanın gereği olarak içimde bulunan dualitelerimi harika birer deneyim olarak görüyorum.

“Git”lerim her seferinde daha kısa sürüyor ve ben her “git”ten “gel”diğimde, daha da güçlü, daha da cesur bir “ben” olarak geliyorum! Ve ben artık “gel-git”lerimi seviyorum!

Ayşe Yazgan

Ayşe’nin Gözlem Evinden Kitap Üzerine Ayşe’ce Gözlemleri: Yavaşlık

20140310-162610.jpg

2014’ün Şubat sonuna Bremen’de, Mart başına Berlin’de girdim. Birkaç aydır yalnız seyahat etmemiştim, özlemişim, hem de çok! Ocak sonunda grupla seyahate gittik ama yalnız gibi olmuyor tabi. Seyahatler benim ıssız adam. Bölen hiçbir şey yok; ne telefon, ne yapılması gereken işler, ne de sorumluluklar… İç dünyam, kitaplarım ve ben başbaşayız, ne büyük aşk! (Bknz: Issız Ada yazım: https://ayseyazgan.wordpress.com/2014/03/09/aysenin-gozlem-evinden-gozlemleri-issiz-ada-bile-issiz-degil-artik/

Almanya seyahatimde, uçak, tren ve otobüs yolculukları sayesinde üç kitap bitirme fırsatım oldu. Gitmeden önce gündüzleri çantamda benimle her yere gelen, geceleri de başucumu bekleyen yine Milan Kundera’nın “Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği” kitabını sonunda bitirmiştim. Ama onun özetini henüz bitiremedim, o kadar çok not aldım ki, özet bir süre daha bekleyecek gibi duruyor 😉

Hepimizin artı özelliklerinin eksiye dönüşme potansiyeli var ya hani; hani dengede tutmazsak bize fayda sağlayan o özellik zarar vermeye başlıyor ya; benim artı özelliğim de hızlı olmam. Çok hızlı düşünmem, çok hızlı harekete geçmem, çok hızlı yaşamam. Bu özelliğim sayesinde çok kısa sürede harika işleri arka arkaya yapabiliyor, harekete geçmekten korkmuyor, bir çok şeyle birden aynı anda ilgilenebiliyorum. Eksileri ise, eğer bu durumun farkında olmazsam sabırsız olma, ruhumun yetişememesi, herkesten aynı hızı bekleme potansiyelim 😉

Hobim olan şeyi işim haline dönüştürdüğüm için bu tip sorgulamaları sıkça yapmama ve bu potansiyelin farkında olmama rağmen, ben de en nihayetinde etten kemikten bir insan olduğum için son birkaç haftadır hiç durmadan koşturmuş, çok yorulmuş ve kitaba susamışım! “Tesadüf” işte;) Denge en doğru zamanda geldi, hem de olabilecek en güzel kitapla…

Milan Kundera’nın muhteşem anlatım dili, sorgulatan düşünce tarzı ve her zamanki gibi Çek Cumhuriyeti’nde devrim sonrası yaşanan politik dönemi de içinde barındıran “Yavaşlık” üzerine düşünmeyi çok sevdim, şimdi sırada “Bilmemek” var;
bilmemeyi daha da çok seveceğimi tahmin ediyorum! Artık sizi Yavaşlık ile başbaşa bırakıp, ben yavaş yavaş çekiliyorum 😉

P.S. Kundera, bir hikaye kahramanı olan Madame de T.’yi öyle bir anlatıyor ki, yavaşlığın çok dişi ve çekici olduğuna karar verip, Madame de T.yi gözümün önüne getirip, hayran hayran baktım ve ilhamla doldum: “Konuşurken araziyi işaretle donatıyor. Olayların bundan sonraki aşamasını hazırlıyor; ne düşünmesi, nasıl davranması gerektiğini Şövalyeye sezdirmeye çalışıyor. Bunu incelikle yapıyor, kibarca ve dolaylı bir biçimde, sanki başka şeylerden söz ediyormuşcasına. Yoğunlaştırılmış aşk kursundan geçiriyor onu, uygulamalı aşk felsefesini öğretiyor ona. Yavaşlığın bilgisine sahip ve yavaş olmanın bütün becerisini ustaca kullanıyor”

Sevgiler,
Ayşe

YAVAŞLIK Üzerine Aysosh’un Notları:

Kitap bu cümleyle açılıyor: “Motosikletinin üzerine yumulmuş giden insan bu gidişin somut bir saniyesine verir kendini yalnızca; geçmişten ve gelecekten kopmuş bir zaman parçasına tutunur; zamanın sürekliliğinden kopmuştur; başka bir deyişle, esrime durumundadır; her şeyi unutur…
Çünkü korkusunun kaynağı gelecektedir ve gelecekten kurtulmuş bir insan için korkulacak bir şey yoktur.”

Bu cümleyle kapanıyor: “Tek isteği var: bu geceyi çabucak unutmak, silmek, yok etmek sitiyor ve o anda karşı konulmaz bir hız tutkusu hissediyor.”

“Yavaşlığın keyfi neden yitip gitti böyle? Nerde geçmişin türkü söyleyen, kırlarda gezinen aylakları?

“Az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan, hala çok yakınında olan zamanda, sanki bulunduğu yerden hemen uzaklaşmak istiyormuş gibi elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır. VAROLUŞUN MATEMATİĞİNDE bu deneyim iki temel denklem biçimine girer: yavaşlığın derecesi anının yoğunluğuyla doğru orantılı; hızın derecesi unutmanınn yoğunluğuyla doğru orantılıdır.”

“Olaylar çabucak olup bittiği zaman kimse hiçbir şeyden emin olamaz, hiçbir şeyden, hatta kendisinden! Hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır. Çağımız hız iblisine teslim ediyor kendini ve kendisini kolayca unutuyor. Oysa tam tersi daha doğru: Çağımızda unutma arzusu bir saplantı haline gelmiştir, bu nedenle bu arzuyu tatmin etmek için hız iblisine teslim olmuştur çağımız: kendi anımsamak istemediğini bize anlatmak için hızını artırır, çünkü kendinden bıkmıştır, kendinden tiksinmektedir, belleğin küçük titrek alevini söndürmek istemektedir.”

HAZCILIK ÜZERİNE Üzerine Aysosh’un Notları:

Hazzın ilk büyük kuramcısı Epiküros der ki: Acı çekmeyen kimse haz duyar. Demek ki hazcılığın temel bilgisi acıya dayanır: acıdan uzak kaldığımız oranda mutlu oluruz ve hazla çoğunlukla mutluluktan çok, mutsuzluk verdiği için.

Epiküros yalnızca sıradan hazları salık verir. “Sefil bir dünyaya salıverilmiş olan insan biricik gerçek ve sağlam değerin, ne kadar küçük olursa olsun, kendisinin hissettiği haz olduğunu saptar: bir yudum serin su, gökyüzüne (Tanrının pencerelerine) doğru bir bakış, bir okşama.”

Hazcılar, hazzı yakalamaktan başka şeyle ilgilenmezler; onları hazdan çok, hazzı elde etmek kışkırtır. Onları yönlendiren şey haz arzusu değil, zafer tutkusudur! Her şey açığa vurulur, dile düşürülür, hiçbir şey gizli kalmaz. Ağızdan çıkan her söz artık sonsuza kadar duyulabilir.

Epiküros ise tersine tilmizlerine gizli yaşayacaksın diye buyurur; bu yankılı kavkı dünyası Epikürosa hiç uygun değildir. Ya da hiç farkına varmadan hep böylesine çınlayan bir kavkının içinde mi yaşamaktadır insan!!!