Kategori arşivi: Ayşe’nin Gözlem Evinden Gözlemleri

Hayata dair, sorgulamalara dair, insana dair gözlemler

Quote- When you know it by heart…

“When you know it by heart, 

You don’t have to tell it with the mouth!

Kalbin bildiğini, dil söylemeye gerek duymaz.”

Ayşe YazganIMG_6218

Reklamlar

İkisi de çok kolay: Duyarsız kalmak da, bir tuşa basıp bir hayata dokunmak da: seçim sizin!

Change.org‘da güzel şeyler yapılıyor, az önce bir annenin otizmli çocuğu için başlattığı Eğitim Ayrımcılığına son adlı kampanyasını imzaladım. Konu hem eğitim, hem otizim, hem çocuk. Hepsinin yeri çok ayrı, çok özel bende. Neden diye sormayın: bazı şeyler anlatılmaz, içeride bir yerde bilinir. Ben de öyle mantık dışı bir şekilde biliyorum işte: benim yolum bu konulardan geçiyor.

İmza attıktan sonra bir mesaj açıldı, annenin kampanyaya katılanlara yazdığı bir mektup. Gözlerim dolu dolu okudum, ta yüreğimin içinde bir yere değdi kelimeleri. Bilgisayar tuşundan ekrana yansıyan ve başka bir ekranda okuduğum algoritmik harfler nasıl olur da insanın yüreğine bu kadar dokunur şaşıyorum. Sonra da hala şaşırmama şaşırıyorum… “Bağzı” şeylerde mantık aranmaması gerektiğini defalarca tecrübe etmeme rağmen, eski alışkanlık işte yine mantık arıyorum.

“Öğrenciliğimde sevdiğim derslere çoğu zaman fazladan çalışmam bile gerekmedi. Dersi yaşamak ve severek takip etmek sınavı geçmeme yetiyordu. Öğretmenime güvendiğim, öğrettiklerine inandığım anda başarım garanti oluyordu. Ama okulda cesaret üzerine bir ders yoktu…

Yıllar sonra, hayatta pek çok aşamayı geçtiğimi düşündüğüm bir dönemde, bildiklerimin büyük bir sürprizle hayatıma giren oğlum Ozan’ın bana öğrettiklerin yanında ne kadar aciz kaldığını fark edecektim. O doğduğunda, ilk on gün, nerdeyse 24 saat, başında ağlayarak Allah’a “beni bu hediyeye layık görmesi için ne yaptığımı” sorup durdum. İlk göz göze geldiğimiz andan itibaren bir daha hiç kopmayacak bir bağ kuruldu. Yeni öğretmenimle böyle tanıştım.

Ozan sakin bir bebekti ama derin bakışları vardı. Anlıyor ama itiraz etmiyor gibiydi. Onun derin bir kabulleniş hali vardı. Ama bu sevdiği şeylere tutkuyla yaklaşmasını engellemiyordu. 

Sanırım bir zamanlar “uzaktan cesur” olan ben, otizmden “gerçek cesaret” konusunda çok şey öğrendim.

Otizm bana elinde bir ateş topu varmış gibi hissederken bile kızgın olmamayı, kendini hiç eğilmez bir ağaç sanırken bile eğilmeyi ama kırılmamayı öğretti.

Otizm bana kendimi öğretti. Beni yok etti, seni öğretti.”

Mektubumun tamamını şuradan okuyabilirsiniz, hatta umarım imza atar da linkten değil bizzat size gelen mektubu okursunuz.

Çok başka şeyler yapmak ve yazmak için açmıştım bilgisayarı. İşte hayat böyle bir şey, Ozan’la tanışmam, sizlere tanıtmam gerekiyormuş demek ki…

Duyarsız kalmak da çok kolay, bir tuşa basıp bir hayata dokunmak da: seçim sizin! 

Umarım Ozan’lardan bir şeyler de biz öğrenebiliriz şu hayatta, çünkü gerçek dostlar kromozom sayısına bakmaz.

İyi haftalar,

Ayşe Yazgan

Kampanyaya imza atmak için hadi hemen tıklayın.

“Adım Sedef Erken. 8,5 yaşında bir oğlum var. Onun adı da Ozan.

Benim oğlum dünyaya otizmli olarak geldi.

Ozan, dünyanın başka bir yerinde doğsaydı herkes gibi eğitim hakkı olacaktı.

Ama Türkiye’de işler farklı. Oğlum 3 yıl önce özel bir anaokuluna, otizmli olduğu gerekçesiyle alınmadı. Oğlumun eğitim hakkı elinden alındı ve ayrımcılık yapıldı. Elbette yasal yollara başvurduk. Sonuç: takipsizlik! 3 yıl süren zorlu hukuk mücadelesinin her ayrıntısını anlatıp vaktini almayacağım.

Geçen haftalarda Strasbourg’dayım. Çünkü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) oğlumun davasını kabul etti. Bu benim için o kadar önemli ki. Giriştiğimiz bu mücadele Türkiye’de bir ilk. Eğer başarırsak bu tüm otizmliler için bir umut ışığı olacak. Konuya dikkat çekmek için burada çadır kurdum. Biliyorum ki hangi anne olsa aynı şeyi yapmak isterdi.

Ben uçağa atlayıp buraya tek başıma geldim ama şu ana kadar imza atarak Ozan’a ve bana yardım eden 103 binden fazla kişi sayesinde kendimi  daha güçlü hissediyorum.

Kampanyamda bana yardım edersen birlikte tüm otizmlilerin hayatını değiştirecek bir fırsat yaratabiliriz. Bu ayrımcılık artık son bulmalı.”

Öğrenmek mi Ezberlemek mi? Polymathos mu Botnes mi?

Kasım ayı eğitim aldım, eğitim verdim, yeni projeler derken nasıl geçti anlamadım. Aralık ayı ise Koçluk Zirvesi ve Felsefe öğrenciliğimin ilk sınavlarıyla oldukça hızlı başladı. Bazen zamanı kaybetmek gerek, zamanının kıymetini bulmak için diye avunuyorum…

Koçluk Zirvesi’nde sonra Felsefe öğrencisi olarak ilk sınavlarıma çalışmaya başladım. Aldım elime renkli kalemlerimi ve kahvemi, keyifle çalışmaya koyuldum. Dersler Uygarlık Tarihi, Sosyal Politika, Kent ve Kültürün yer aldığı Sosyal Bilimler ve en sevdiklerim Sosyoloji, Psikoloji ve Felsefe. Daha önce zaten okumuş olduklarımı bu sefer farklı bir gözle derinlemesine okuyor, konular arası bağlantıları kura kura oldukça keyifle çalışıyorum. Sonra bir deneme testi çözüyorum ve işte o acı gerçek: ezbere dayalı sınav sistemini unutmuşum ben! Sınavı geçmek için değil, öğrenmek için okuyorum. Ben başka bir boyutta, başka bir yerdeyim; eğitim sistemi başka bir yerde. Herakleitos’un deyimiyle bana bilgi yığıyorlar, bense derinlemesine anlamaya çalışıyorum. İkilemdeyim! Sınavı mı geçmeli, yani yığılmış bu bilgileri ezberlemeli mi yoksa botnes durumuna mı geçmeli yani bilgileri derinlemesine mi anlamalı? 

Ama sınavda çıkacak konu çok, zaman dar! Üstüne üstlük konular derin. Milattan önce yazılan destanlar, yapılan felsefeler nasıl da bugünü anlatıyor diye heyecanla okuyorum. Kelimeler değişse de, anlatılan öz değişmiyor (Words may change, but the essence stays the same) sözünü hatırlıyorum: yıllardır aynı şeyleri konuşuyor, anlatıyor, anlamaya çalışıyor insanlar. Konuları birbirine bağlıyor, günlük hayata nasıl uyarlanabileceğini düşüne düşüne okuyorum. Vakit iyice daralıyor! Ben bunları düşünürken, deneme testinde aşağıdaki destanların hangisinin Akkadça olduğu soruluyor! Mantık error veriyor…

Uygarlığın ortaya çıkışını, kent ve kültürle ilişkisini anlamaya çalışan kaç genç zihin aşağıdakilerden hangisinin Sümer krallarından biri olduğunu bilmek için tüm kralları ezberlemesi gerekiyor? Toplum davranışını anlamak için insan psikolojisini anlamaya çalışan kaç zihin beyin sapındaki tüm nörotransmitterları ezberlemek zorunda kalıyor? Merak ediyorum, mantık yine error veriyor…

Herakleitos’a göre çok bilmek, yani polymathos yerine derinlemesine bilmek anlamına gelen botnes durumu önemsenmelidir. Çünkü ona göre filozof olmak, diğer bir deyişle bilge olmak için anlamak, çoğaltmak, üretmek, bir anlamda yapıyı yoğurmak gerekir. Herakleitos çok şey bilmeyi (polymathos) yani pasif bir tutumla bilgi biriktirme ve yığmayı eleştirir. Bunun yerine insanın bilgiyi aktif bir biçimde edinmesi, evren hakkında derinlikli bir bilgeliğe ulaşması amacını öne çıkarır.

Bugünün gündemi, sınavsız atamalar ve hayat tarzına uygun eğitim. Hadi ben şanslıyım, kendi seçimim olduğunun ve ilgi alanımın farkındayım, seçerek okuyorum. Peki ya sınavsız atamaların olduğu iddiası varken, KPSS’ye girenler ne yapsın? Osmanlıca’yı okumak zorunda kalan öğrenciler ne yapsın? Seçecek olanlar için hangi ülkeye gittiklerinde geçerli olacak bu dil, hangi kaynaklara ulaşmalarını sağlayacak Osmanlıca okumak? İnsan Hakları dersinin kalktığı bir sistemde, “önce insan” olmaktan nasıl bahsedeceğiz şimdi biz? Temel haklarını dahi bilmeyen kişi, nasıl sorgulayabilir sistemi?

Bize dayatılan şeyler gerçekten bizim için, toplum için iyi olan şeyler mi? Sistemin şu anda bunu gerektiriyor olması, doğru olduğu anlamına gelir mi? Çokluk gerçek bir ölçü müdür? Çok olmak mı yoksa iyi ve adil olmak mı önemlidir?

Hani otomatiğe bağlamadan yaşayalım, günün modası lafıyla “an’ı yaşayalım” diyoruz ya? Ders çalışırken, bir bilgiyi, bir yazıyı okurken otomatik kalıplarımıza gitmeden gerçekten anlayabiliyor muyuz? Yoksa genel yargılarımıza mı kapılıyoruz? Hayatta hep bir sınav var ya hani, biz o sınavı geçmeye mi çalışıyoruz yoksa gerçekten anlıyor muyuz olanı biteni?

Amacım bilgi yığmak değil, bir düşünce kasını uyarmak. Çünkü “Delfi’deki Tanrıça ne konuşur ne de saklar, o sadece işaret eder.”Herakleitos

Daha iyi bir hayat yaşayabilirsin, sorgulamaya bugün başla!

İyi haftalar,

Ayşe Yazgan

P.S. Ben ders çalışma telaşesindeyken, yeğenim de benim bilgisayarımda çalışıyordu ve kendi blogunda paylaşmak üzerine bir yazıyı yanlışlıkla benim blogumdan paylaşmış, bu sevimli karışıklık için kusura bakmayın. Moda üzerine yazmadığım doğrudur 🙂

Paylaşıyorum öyleyse varım!

I share therefore I am! Paylaşıyorum öyleyse varım!

Yeni çağın trendi paylaşmak. Peki neyi paylaşıyoruz? Fotoğrafları, videoları ve yazıları. Yani gördüklerimizi, deneyimlediklerimizi ve düşündüklerimizi.

I can be googled, therefore I am.

Oysa öyle mi kokular ve hisler? Paylaşamıyoruz dokunduklarımızı, kokladıklarımızı. O kokunun, o dokunuşun verdiği hissin aynısını yaşatamıyoruz kimseye. Fotoğraf ve videoda, gördüklerimizi paylaşıyoruz da ne kadarını karşımızdaki gerçekten görüyor, tartışılır…

Ihlamur kokar mesela benim sokağım. Şehrin ortasında, şehrin gürültüsünden; dolmuşundan, kornasından uzak, ağaçların ve kuş seslerinin içinde olduğu için aşık olduğum, ıhlamur kokulu sokaktaki evim.

O kokuyu, bana verdiği hissi bir yere depolayıp kimseye gönderemem; paylaşamam. Paylaşabilsem de paylaşmak ister miyim herkesle; o da tartışılır…

Kim bilir belki bir gün feelstagram, smellstagram ya da touchbook diye bir şey çıkar. Açarız bir fotoğrafı ve koklarız fotoğraftaki çiçeği; dokunuruz bir köpeğe ya da bir çocuğun saçlarına bir videodan. Ama o zamana kadar iyi ki şiir var:

“Bilmek, soyut ve geçici bir uzlaşma alanı tanımlamaktır… İletişimde kimi mesajlar yerine ulaşmadığı için şiire ihtiyaç doğar… Bütünlük ve etkileşim duygusunun dağıldığı yerde, bütünle aramızdaki mesafeyi kapatma hasretimizi kamçılayan bir bilinçlilik durumudur şiir…”

Ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda?

Dokunabilir misiniz gözyaşlarıma, elinizle?

Bilmezdim şarkıların bukadar güzel,

Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu,

Bu derde düşmeden önce.

Bir yer var biliyorum;

Her şeyi söylemek mümkün;

Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;

Anlatamıyorum…

Orhan Veli Kanık- Anlatamıyorum. 

Hem paylaşabildiğimiz, hem de hissedebildiğimiz günlere!

Ayşe Yazgan

Kelimelerin ardındaki gerçekler: Karamsar mı, Kötümser mi?

Karamsarlık ve kötümserlik. Onca benzemelerine rağmen aralarındaki kocaman bir çizgiyle ayrılan iki kelime. Sözlükler bile kanıyor benzemelerine, eş anlamlı damgasını basıyor hemen.

Oysa felsefi tanımları ve hakikatları bambaşka.

Karamsarlıkla kötümserliği karıştırmamak için, kendi hakikatindeki tanımını iyi yapmalı insan. Sonra bir bakmışsınız, o tanımlayamadığınız kelimeleriniz sizi tanımlar olmuş!

Bir tutam kötümserlik, iyimserlikle iyi gider; karşıtlar birbirini dengeler. Karşıtların birarada var olması nesnelliğe götürür insanı. Kötümserlik, gerçekçi bir analiz için gereklidir de; insanı tedbirli kılar. Herhangi bir durumun, kötü olabilecek sonuçlarına karşı başa çıkabilme yeteneğini geliştirir.

Oysa karamsarlık evlerden uzak olsun! Bir ruh durumudur; geleceğin kara olacağına inanma halidir. Karamsarlığın, insanı edilginleştiren, eyleme geçmesini engelleyen hali; zarar verici ve teslimiyeti haklılaştırıcı bir etkiye yol açabilir.

karamsarlık kötümserlik

Karamsarlık, neredeyse bütün umutların kesildiği, herhangi bir ışık görül(e)meyen bir durumun anlatımıdır, daha çok da bir tür ruh durumudur. Kötümserlik ise verili koşulları az çok nesnel bir yaklaşımla irdeledikten sonra, kısa ya da uzun, ama mutlaka sınırlı bir zaman dilimi için, olumlu beklentiler içinde ol(a)mamak ile ilgilidir.”

Belki bugün, sık kullandığınız olumsuz bir kelimeyi seçip, onu kullanırken “gerçekte ve kendi hakikatimde neyi kast ederek kullandım?” “Bu kelimeyi kullanırken karamsar mıydım yoksa kötümser mi?” dersiniz ha, ne dersiniz? 

Daha iyi bir hayat yaşayabilirsin! Kelimelerini, sendeki hakikatini duyarak kullanmaya bugün başla!

Dilerim iyimser ve gerçekçi bir Çarşamba olsun.

Ayşe Yazgan

İŞTE BUNLAR HEP BAŞA ÇIKMA MODLARI !

Çocuklara tüm Cadılar Bayramı şekerlerinizi yedik şakası yapmışlar. Adeta şema terapinin, başa çıkma modlarını anlatan bir sosyal deney olmuş. Bu çocukların ileride bir haksızlıkla veya kontrol edemedikleri bir durumla karşılaştıklarında verecekleri tepki, sanki bugünden belli.

Kimi öfkeden çıldırıyor,
Kimi “Olsun, bir sonraki sene daha çok toplarım.” diyor.
Kimi “Neden?!” diye isyan ediyor,
Kimi “Acıktıysan elma yeseydin!” diye çözüm öneriyor.
Kimi ise sessizce intikam alıyor! (bknz: dakika 01:24)!

Kocaman kocaman yetişkinlerin, içlerindeki çocuk ortaya çıktığında verdikleri tepkilerin çeşitliliğine benzemiyor mu?

Jimmy Kimmel- “I Ate Your Halloween Candy” YouTube Challenge:

Eğer çocukların verdikleri tepki, anne-babalarının stres anında verdikleri tepkinin kopyası ise, bazıları çok iyi iş çıkarmış. Ve ben 01:57’deki fırlamayı yetiştiren anne olmayı dilerdim.

İçimizdeki çocuk ortaya çıktığında, hep o fırlama gibi önce durumun hüznünü yaşayıp, alacağımızı aldıktan sonra hızlıca kabullenişe geçebilmemizi ve bu duruma gülebilmemizi dilerim.

Ayşe Yazgan

Dolce Far Niente! Beauty of doing nothing…

Hiçbir şey yapmamanın güzelliği. 

Bir şeyi, herhangi bir şeyi iyi yapan insanları gözlemliyorum bu aralar. Söyledikleri sözcükler dikkatimi çekiyor. “İyi yaptıkları” şeyi nasıl yaptıklarını sorduğumda şaşkınlık içerisinde şu cevabı veriyorlar: “Bana göre oldukça doğal bir şeydi bu, bilerek yapmadım. Hatta biri söyleyene kadar farkında bile olmuyorum genelde. Bana göre olması gereken buydu sadece, aksini bilmiyordum ki!”

Yapmak için çabalamıyorlar. O kişi oldukları için, doğal olarak, otomatik bir davranışı yapıyorlar.

Wu-wei “yapmama halini” açıklayan bir kavram. İngilizcesi daha kapsamlı, Türkçesi ise benim süzgeçimden arta kalanlar:

“Wu-wei içerisindeki kişi, hiçbir şey yapmıyormuş gibi hissederken; aynı zamanda otomatik olarak, çaba harcamadan, karmaşık bir durumu çözebilir. Bu harmoni hali hem karmaşık, hem de bütünseldir: bedenin, duyguların ve zihnin bir bütün olarak hareket etmesidir. Bir diğer deyişle “çabasız veya spontan hareket.”

İtalyanların Dolce far niente deyişi gibi: hiçbir şey yapmamanın güzelliği.

Wu-wei içerisinde bir hafta olsun!

Ayşe Yazgan

Wu-wei literally translates as “no trying” or “no doing,” but it’s not at all about dull inaction. In fact, it refers to the dynamic, effortless, and unselfconscious state of mind of a person who is optimally active and effective. People in wu-wei feel as if they are doing nothing, while at the same time they might be creating a brilliant work of art, smoothly negotiating a complex social situation, or even bringing the entire world into harmonious order.

For a person in wu-wei, proper and effective conduct follows as automatically as the body gives in to the seductive rhythm of a song. This state of harmony is both complex and holistic, involving as it does the integration of the body, the emotions, and the mind. If we have to translate it, wu-wei is probably best rendered as something like “effortless action” or “spontaneous action.” Being in wu-wei is relaxing and enjoyable, but in a deeply rewarding way that distinguishes it from cruder or more mundane pleasures.

Like the Italian saying Dolce far niente! The beauty of doing nothing.

Have a great week in wu-wei!

Ayşe Yazgan

Sürprizler, Renkler, Tezatlar: Hayat

Tekdüzeliği sevmem, yenilikleri, değişiklikleri, sürprizleri severim…

Tekdüzelikten çıkmak için radikal değişimler yaptığım da doğrudur. E işini değiştir, hayatını değiştir, nereye kadar! Ufak değişiklikler ile de tekdüzelikten çıkabildiğimi fark etmem iyi oldu cidden.

Renk renk yastık kırlentlerim, binbir çeşit mumlarım var benim. Salonun renklerini 2-3 ayda bir değiştiririm, koltuğun üstüne bazen pembe, bazen mavi, bazen kırmızı bir şal atar; ona uygun renklerdeki mumlarımı, yastık kırlentlerimi dizerim. Oldu mu sana yeni bir salon!

renkli evim

Çalışma odası desen, zaten kendisini baştan yarattım, DIY sayfasında before-after halleri malumunuz. Masanın yerini, divanın üstündeki yastıkları, karatahtayı da sık sık değiştirdiğim doğrudur. Kendimde ise, modası geçmiş fulardan bozma bir bandana ya da diğer takılarımla hiç de uymayan tezat renkli bir kolye ya da bileklik…

fulardan bozma bandana

Kimi kadın hayatında değişiklik istediğinde saçıyla oynar; ben de yastık kırlentleriyle, evimle, detaylarla, renklerle oynuyorum işte.

Sürprizler kısmına gelince, onun için de basit formüllerim var. Kitap falı, müzik falı, film-dizi falı bakarım. Çok eğlenceli tavsiye ederim! Nasıl mı? Ya o anda okuduğum kitabı, ya da kitaplıktan rastgele bir kitabı çekip, rastgele bir sayfasını açıyorum: karşıma çıkan ilk satırı okuyorum. İnanmazsınız her seferinde, o anda hayatımda yaşadığım bir şeyle ilgili bir şey çıkıyor karşıma. Ya da ben parçaları birbirine bağlama ve anlam çıkarma ustası olduğum için anlamak istediğimi anlıyorum 🙂

Hayatın herkesle bir şekilde iletişime geçtiğine, benimle de yazılı olarak iletişim kurduğuna inandığım için belki de…

Öyle ya da böyle, düpedüz eğleniyorum, keyif alıyorum.

Şu anda okuduğum Alain de Botton- Aşk Üzerine‘den rastgele bir sayfa:

Aşk Üzerine- kitap falı
Aşk Üzerine- kitap falı

Dikkat: Kitap falının tehlikesi, bana şu anda olduğu gibi henüz okumadığım sayfalardan birini açarsam spoiler içermesi! Tüm süprizlerde olduğu gibi risk ve getiri meselesi…Bu arada sayfadaki “sürpriz” kelimesi dikkatimi tabi ki celp etti…

Film ve diziler de o anda hayatımda nasıl bir dönemdeysem öyle denk geliyor. Mesela bu aralar Sopranos dizisini izliyorum. Hayır mafya değilim tabi ki! Tony’nin farkındalıklar yaşadığı ve hayatının sorumluluğunu aldığı bir sezondayım. Tony S. önceki sezonlarda yıllarca terapiye gidip hayatının sorumluluğunu almıyor, terapistini suçluyor dertlerine derman olmadığı için. Sonra annesini suçluyor, hayatı suçluyor, şartları suçluyor. Bu sezonda ise, ölümden dönüyor ve değişik bir adam oluyor, en son yoğun bakımdayken hastane odasında şu yazıyı buluyor: “Sometimes I go about in pity for myself, and all the while, a great wind carries me across the sky.” 

“Bazen kendime acıyacak gibi oluyorum ve o sırada harika bir rüzgar beni gökyüzüne taşıyor.”

Müzik falı için playlist random-rastgele çal seçeneği de aynı şekilde tıkır tıkır işliyor. Aşk Üzerine kitap falı bakarken playlist’te ne çalsa beğenirsiniz: Travis- Love will Come Through.

Bu satırları yazarken Pink- Try çalıyordu.

Şimdi ise Rodrigo’nun gitar konçertosu

İşte ben bu tezatları seviyorum, bu rengarenkliği seviyorum, bu küçük sürprizleri seviyorum! Hayat da zaten bu basit sürprizler, tezatlar ve renklerin birleşimi değil mi? E ben hayatı seviyorum yahu!

Rengarenk ve sürprizlerle dolu bir hafta olsun…

İyi haftalar,

Ayşe Yazgan

<a href=”http://www.bloglovin.com/blog/12925263/?claim=7f8pbtz4h24″>Follow my blog with Bloglovin</a>

Gerçeği kelimelerin ve kavramların ardında aramak…

Ne çok boşaltıyoruz kelimelerin içini, kelimelerin içi boşaldıkça benim içimi hüzün kaplıyor. Evrende boşluk kalmaması, “debit-credit hesabı” gibi dengelenmesi böyle bir şey işte: kelimelerin, kavramların içi boşaldıkça benim içim şişiyor!
İçimi hüzün kaplayınca, alıyorum elime klasiklerden birini. Böyle zamanlarda en yapılmaması gereken şey aslında ama n’aparsın? Kanatmak istiyorsun bazen yarayı. Kanasın ki, iltihap aksın…
Aldım elime Sabahattin Ali’yi, iyice içimi hüzün kapladı iyi mi! Neden bu güzel cümleleri ben düşünemedim? Bana söyleyecek söz bırakmadığı için, içten içe kızarım bu “iyi” edebiyatçılara, felsefecilere! Hem kıskanırım, hem hayran olurum, hem de gücenirim: benden daha cesur oldukları için…
20140503-232522.jpg
Ah Sabahattin Ali ah! Seni de, Nietzsche’yi de okurken, hissettiğim duygu hep isyan! “Ama haksızlık bu! Benim bu cümleleri yazamamış olmam haksızlık! Beni kimsenin Maria Puder’i seven Raif gibi sevmemiş olması haksızlık! Maria Puder’in Raifi’i zamanında sevmemiş olması ise külliyen haksızlık!”
“Alayına isyan” ergen modum geçip de sakinleşince anlıyorum ki benim asıl isyanım bunları düşünememiş, yazamamış olmak falan değil. Benim asıl isyanım o çağda yaşamamış olmak! O aşkı, kelimelerin içinin dolu dolu yaşandığı o dönemi yaşamamış olmak. Düpedüz korkuyorum ya yaşayamazsam diye! Tüm öfkem bundan dolayı. Fark edince öfkem geçiyor, yine içimi hüzün kaplıyor. Sonra umut geliyor: korkumu dillendirmemi şefkatle bir köşede bekleyip, ben gerçeği fark edince yanıma yanaşan en yakın dostum.
Tatlı bir hüzün, tatlı bir karmaşa, tatlı bir umut içerisindeyim: Bir taraftan o çağda yaşamamış olmanın isyanını ve hüznünü yaşarken, bir yandan da bu çağın getirdiği teknolojinin nimetleri aracılığıyla bu satırları paylaşmaya utanıyorum, yine de yapıyorum!
  • Kelimeleri, kavramları birlikte didikleyebildiğim insanlar var hayatımda, benim kadar onlara değer veren; şükrediyorum.
  • Koçluk, etimolojiye – köken bilimine- yakın olduğu için şükrediyorum. Etimolojinin wikipedia’daki tanımı şöyle: “Etimoloji kelimesi de asıl, hakiki, gerçek anlamındaki ὁ ἔτυμος (ho étymos) ile söz, kelime anlamındaki λόγος / lógos kelimelerinin birleşmesi ile oluşmuştur.”
  • Gerçeği kelimelerin ve kavramların ardında, sorular sorararak buldurduğu için ve bu mesleği icra edebildiğim için şükrediyorum.
Ve hepimize harika bir Çarşamba günü diliyorum…
Ayşe Yazgan

Bir kitabı okurken geçen iki saatin ömrümün birçok senelerinden daha dolu olduğunu fark edince, insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünürüm.

Sabahattin Ali

Gönüllülük: Gönülden Gönüle…

İtiraf ediyorum, küçük ve basit, günlük sorunlarını dünyanın en büyük derdiymiş gibi yaşayan insanları fena halde küçümsediğim ve yargıladığım bir dönem oldu hayatımda. Bununla gurur duymuyorum ama bunu yaptığım için artık kendimi de yargılamıyorum…

İnsan anlamadığı şeyi yargılarmış. Koçluk yapmaya başladığımda bu yargım da kalktı ortadan çünkü hayat dediğimiz şeyin bazen o küçük ve basit sorunların toplamından oluştuğunu anladım. Kiminin çok büyük bir dert yaşadığı ve, o kocaman derdin henüz sadece küçük bir kısmını paylaşmaya hazır olduğu için, parçalara bölüp de bizlere sunduğunu için derdinin “basit” gözüktüğünü anladım. Kiminde ise, daha büyük bir derti bilmediği için, derdinin kendisine büyük geldiğini…

Neyse, özetle artık “basit” dertleri küçümsemiyorum; yaşayanları da yargılamıyorum. Bu yazıyla kendimi aklamaya falan da çalışmıyorum, benim başka bir gündemim var:

Dertlerinizin varlığını kabul ediyorum ve dertlerinizi dert edinmek yerine, sizleri başkalarının dertlerine derman olmak için gönüllü olmaya çağırıyorum! 

Ne güzel bir kelimedir “gönüllü” kelimesi. Hiç durup düşündünüz mü anlamını? Bir işi yapmaya gönlü olan, o işi can-ı gönülden yapan. Bana göre hatta, gönülden gönüle akan.

Hani bir afet olunca, elem bir hastalık başa gelince “diğer her şey” önemini yitirir ya, işte gönüllü olmak, gönülllü işler yapmak da öyle bir şey: diğer her şeyin, tüm küçük-büyük dertlerin önemini yitirdiği bir yer. Ait olmak, gönüllerle gönülden bağlantıda olmak, bir dert sayesinde ve o dertin çevresinde bütün olmak…

Siz hiç can-ı gönülden bir çocuğun gözünün parlamasına sebep oldunuz mu? Peki, o parıltıya sebep ve şahit olan insan, bu dünyaya kötülük katabilir mi?

Kafasını sürekli iyiye, güzele yoranın kötülüğe kafa yormaya vakti kalır mı? Her şeye rağmen iyimser kalmayı başaranı karamsarlık kovalayabilir mi?

Başkasının derdine derman olan, bu sayede kendi derdine de derman olmuş olur mu?

Herkes, her gün bir kez can-ı gönülden bir şey yapıyor olsa, dünya çok daha güzel bir yer olur mu? Olur mu, olur! Belki de olmaz, ama ya olursa? Denemeye değmez mi?

Haydi çok soru sordum, güzel Türkçe’min çift anlamlı kelime oyunlarına başvurayım, sloganımı atayım ve artık kaçayım: belki derdin var ama unutma derdi olana derman olmak diye bir şey de var!

Hazır Eylül de gelmişken, bu soruların içinizdeki “gönüllü” yü uyandırması dileğiyle…

Can-ı gönülden iyi haftalar!

Ayşe Yazgan

eylul

Related Post: Hayaller, İyilikler, Çocuklar 3: İyilik Yap ama Denize Atma, İlham ol! 

Related Post: Hayaller, İyilikler, Çocuklar 2 : Hüseyin’le Bizim Hikayemiz

Related Post: Hayaller, İyilikler, Çocuklar : Hayallere Giden Yolda 5 Adım