Kategori arşivi: Kitaplar

Ayşe’nin Gözlem Evinden Ayşe’ce Kitaplar Üzerine

Sürprizler, Renkler, Tezatlar: Hayat

Tekdüzeliği sevmem, yenilikleri, değişiklikleri, sürprizleri severim…

Tekdüzelikten çıkmak için radikal değişimler yaptığım da doğrudur. E işini değiştir, hayatını değiştir, nereye kadar! Ufak değişiklikler ile de tekdüzelikten çıkabildiğimi fark etmem iyi oldu cidden.

Renk renk yastık kırlentlerim, binbir çeşit mumlarım var benim. Salonun renklerini 2-3 ayda bir değiştiririm, koltuğun üstüne bazen pembe, bazen mavi, bazen kırmızı bir şal atar; ona uygun renklerdeki mumlarımı, yastık kırlentlerimi dizerim. Oldu mu sana yeni bir salon!

renkli evim

Çalışma odası desen, zaten kendisini baştan yarattım, DIY sayfasında before-after halleri malumunuz. Masanın yerini, divanın üstündeki yastıkları, karatahtayı da sık sık değiştirdiğim doğrudur. Kendimde ise, modası geçmiş fulardan bozma bir bandana ya da diğer takılarımla hiç de uymayan tezat renkli bir kolye ya da bileklik…

fulardan bozma bandana

Kimi kadın hayatında değişiklik istediğinde saçıyla oynar; ben de yastık kırlentleriyle, evimle, detaylarla, renklerle oynuyorum işte.

Sürprizler kısmına gelince, onun için de basit formüllerim var. Kitap falı, müzik falı, film-dizi falı bakarım. Çok eğlenceli tavsiye ederim! Nasıl mı? Ya o anda okuduğum kitabı, ya da kitaplıktan rastgele bir kitabı çekip, rastgele bir sayfasını açıyorum: karşıma çıkan ilk satırı okuyorum. İnanmazsınız her seferinde, o anda hayatımda yaşadığım bir şeyle ilgili bir şey çıkıyor karşıma. Ya da ben parçaları birbirine bağlama ve anlam çıkarma ustası olduğum için anlamak istediğimi anlıyorum 🙂

Hayatın herkesle bir şekilde iletişime geçtiğine, benimle de yazılı olarak iletişim kurduğuna inandığım için belki de…

Öyle ya da böyle, düpedüz eğleniyorum, keyif alıyorum.

Şu anda okuduğum Alain de Botton- Aşk Üzerine‘den rastgele bir sayfa:

Aşk Üzerine- kitap falı
Aşk Üzerine- kitap falı

Dikkat: Kitap falının tehlikesi, bana şu anda olduğu gibi henüz okumadığım sayfalardan birini açarsam spoiler içermesi! Tüm süprizlerde olduğu gibi risk ve getiri meselesi…Bu arada sayfadaki “sürpriz” kelimesi dikkatimi tabi ki celp etti…

Film ve diziler de o anda hayatımda nasıl bir dönemdeysem öyle denk geliyor. Mesela bu aralar Sopranos dizisini izliyorum. Hayır mafya değilim tabi ki! Tony’nin farkındalıklar yaşadığı ve hayatının sorumluluğunu aldığı bir sezondayım. Tony S. önceki sezonlarda yıllarca terapiye gidip hayatının sorumluluğunu almıyor, terapistini suçluyor dertlerine derman olmadığı için. Sonra annesini suçluyor, hayatı suçluyor, şartları suçluyor. Bu sezonda ise, ölümden dönüyor ve değişik bir adam oluyor, en son yoğun bakımdayken hastane odasında şu yazıyı buluyor: “Sometimes I go about in pity for myself, and all the while, a great wind carries me across the sky.” 

“Bazen kendime acıyacak gibi oluyorum ve o sırada harika bir rüzgar beni gökyüzüne taşıyor.”

Müzik falı için playlist random-rastgele çal seçeneği de aynı şekilde tıkır tıkır işliyor. Aşk Üzerine kitap falı bakarken playlist’te ne çalsa beğenirsiniz: Travis- Love will Come Through.

Bu satırları yazarken Pink- Try çalıyordu.

Şimdi ise Rodrigo’nun gitar konçertosu

İşte ben bu tezatları seviyorum, bu rengarenkliği seviyorum, bu küçük sürprizleri seviyorum! Hayat da zaten bu basit sürprizler, tezatlar ve renklerin birleşimi değil mi? E ben hayatı seviyorum yahu!

Rengarenk ve sürprizlerle dolu bir hafta olsun…

İyi haftalar,

Ayşe Yazgan

<a href=”http://www.bloglovin.com/blog/12925263/?claim=7f8pbtz4h24″>Follow my blog with Bloglovin</a>

Gerçeği kelimelerin ve kavramların ardında aramak…

Ne çok boşaltıyoruz kelimelerin içini, kelimelerin içi boşaldıkça benim içimi hüzün kaplıyor. Evrende boşluk kalmaması, “debit-credit hesabı” gibi dengelenmesi böyle bir şey işte: kelimelerin, kavramların içi boşaldıkça benim içim şişiyor!
İçimi hüzün kaplayınca, alıyorum elime klasiklerden birini. Böyle zamanlarda en yapılmaması gereken şey aslında ama n’aparsın? Kanatmak istiyorsun bazen yarayı. Kanasın ki, iltihap aksın…
Aldım elime Sabahattin Ali’yi, iyice içimi hüzün kapladı iyi mi! Neden bu güzel cümleleri ben düşünemedim? Bana söyleyecek söz bırakmadığı için, içten içe kızarım bu “iyi” edebiyatçılara, felsefecilere! Hem kıskanırım, hem hayran olurum, hem de gücenirim: benden daha cesur oldukları için…
20140503-232522.jpg
Ah Sabahattin Ali ah! Seni de, Nietzsche’yi de okurken, hissettiğim duygu hep isyan! “Ama haksızlık bu! Benim bu cümleleri yazamamış olmam haksızlık! Beni kimsenin Maria Puder’i seven Raif gibi sevmemiş olması haksızlık! Maria Puder’in Raifi’i zamanında sevmemiş olması ise külliyen haksızlık!”
“Alayına isyan” ergen modum geçip de sakinleşince anlıyorum ki benim asıl isyanım bunları düşünememiş, yazamamış olmak falan değil. Benim asıl isyanım o çağda yaşamamış olmak! O aşkı, kelimelerin içinin dolu dolu yaşandığı o dönemi yaşamamış olmak. Düpedüz korkuyorum ya yaşayamazsam diye! Tüm öfkem bundan dolayı. Fark edince öfkem geçiyor, yine içimi hüzün kaplıyor. Sonra umut geliyor: korkumu dillendirmemi şefkatle bir köşede bekleyip, ben gerçeği fark edince yanıma yanaşan en yakın dostum.
Tatlı bir hüzün, tatlı bir karmaşa, tatlı bir umut içerisindeyim: Bir taraftan o çağda yaşamamış olmanın isyanını ve hüznünü yaşarken, bir yandan da bu çağın getirdiği teknolojinin nimetleri aracılığıyla bu satırları paylaşmaya utanıyorum, yine de yapıyorum!
  • Kelimeleri, kavramları birlikte didikleyebildiğim insanlar var hayatımda, benim kadar onlara değer veren; şükrediyorum.
  • Koçluk, etimolojiye – köken bilimine- yakın olduğu için şükrediyorum. Etimolojinin wikipedia’daki tanımı şöyle: “Etimoloji kelimesi de asıl, hakiki, gerçek anlamındaki ὁ ἔτυμος (ho étymos) ile söz, kelime anlamındaki λόγος / lógos kelimelerinin birleşmesi ile oluşmuştur.”
  • Gerçeği kelimelerin ve kavramların ardında, sorular sorararak buldurduğu için ve bu mesleği icra edebildiğim için şükrediyorum.
Ve hepimize harika bir Çarşamba günü diliyorum…
Ayşe Yazgan

Bir kitabı okurken geçen iki saatin ömrümün birçok senelerinden daha dolu olduğunu fark edince, insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünürüm.

Sabahattin Ali

Hayat: En Büyük Öğretmen!

“ÖĞRETMEK İÇİN İLLE DE KONUŞMAK YA DA NUTUK ÇEKMEK Mİ GEREKİR?

Oysa hayat öyle öğretmez; ki hayat en iyi öğretmendir. Hayat seninle konuşmaz. Adamı oradan oraya sürükler. Her sürüklediğinde bir şey söylüyordur.

“Silkin ve uyan. Öğrenmen gereken bir şey var!” diyordur.

Bazısı kendini hayatın akışına bırakır. Diğerleri öfkelenir ve ona dur der. Bazıları ise, bir şeyler öğrenmeye gerek duyar ve ister. Öğrendikçe yoluna devam eder. Çoğu pes eder…

Öğrenmezsen, suçu birilerine atarak geçirirsin; işine, düşük maaşına, patronuna. Ömrün boyunca bütün maddi sıkıntılarına çözüm olacak o büyük günü bekler durursun. “

Robert Kiyosaki- Zengin Baba Yoksul Baba’dan Özetle sorun bensem, o zaman beni değiştirmem gerekir. İnsan ancak sorunun kendinden kaynaklandığını anlarsa, o zaman kendini değiştirebilir. Sorunun parçası olduğunu kabul eden, o zaman çözümün parçası da olabilir. Üstelik, kendini ve bakış açını değiştirmek, başkalarını değiştirmekten çok daha kolay! 

Ayşe Yazgan

Olmak ve Yapmak: İşte bütün mesele bu!

Meslektaşım Hande Akın “Kadın Olmak” adında bir kitap yazdı, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde de tüm kadınlara armağan etti. Sonunda ben de bu yaz tatilinde okuyabildim kitabını. Hande’yi tanıdığım için, onun o yumuşak tonlaması, narin el hareketleri ve sesi kadar yumuşak gülümsemesini eksik etmediği konuşmasıyla, huzur veren sesinden dinler gibi okuduğum için bana daha da anlamlı geldi “Kadın Olmak”. Çünkü Hande yazdıklarını, yaşayan; anladıklarını uygulayan insanlardan…

Bir sürü güzel şeyler yazan, yapan insanlar var. Bazılarının yazdıklarına ve yaptıklarına hayran olup, sonra kendilerini tanıdığımda ve yazdıklarıyla yaptıklarının örtüşmediğini gördüğümde hayal kırıklığına uğruyorum bazen. Bir insanın her şeyi halletmiş olmasını beklemiyorum elbette. Henüz halletmemiş olduklarını halletMİŞ GİBİ göstermesini etik olarak doğru bulmuyorum sadece. Bir doktorun ölümsüzlüğü vadetmesi yerine, “ben de insanım ve hastalanıyorum ama hastalandığımda iyileşmesini biliyorum” demesini anlamlı buluyorum…

İşimde ve özel hayatımda “dişil enerji-eril enerji” terimlerini çok sık kullanıyorum ve bazen anlamlarının çok farklı şeyler ifade ettiğini görüyorum. Dişil / dişi deyince ilk akla frapan, bakımlı, kırmızı rujlu kadınlar geliyor. Oysa tüm bunlar dışarıdaki aksesuarlar, yani “yapma hali”; dişil enerji ise içeriden gelen bir şey, yani “olma hali”. İçeride olanın dışarıya yansıması, yumuşaklık, yapıcılık, zarafet, kabulde oluş, herkese ve her şeye ama ilk önce kendine sevgiyle yaklaşma hali…

“Olmak” ve “Yapmak”’ hallerinin birleşimi olan insanlar, her ne yapıyorsa “öyle olduğu için onu yapan” insanlar bana ilham veriyor, daha sahici geliyor. Eril enerjim yani, sol beynim yapılabilirliğini kanıtlamak isterken, ilk önce bunu söyleyende arıyor kanıtı. Uygulama birinci elden yapılmamışsa, sol beynim hemen soru işaretini basıyor! Özetle içeriden gelenin dışarıya yansımasını samimi buluyorum. Ve içeride olduğu halini, dışarıya yansıtabilen insanları…

İşte bu sebeple Hande’yi içeriden gelenleri yansıttığı için destekliyor ve ilham alıyorum. Hande kitabında, hem kendi hayatından hem de danışanlarıyla diyaloglarından örneklerle kadın olmanın ne demek olduğunu özellikle de dişil-eril enerjiyi çok samimi ve cesur bir şekilde anlatmış. Ne demek istediğimi Hande’yi tanıyorsanız ya da televizyonda bir programda konuşmasına şahit olmuşsanız çok iyi anlamışsınızdır zaten. Dişil enerji-eril enerji ile kast edilen nedir anlamak ve Hande Akın’ı tanımak istiyorsanız da kitabını okumanızı ve insanın içini açan pespembe renkleriyle huzur ve dişil enerji saçan ofisini ziyaret etmenizi öneririm 🙂

Ayşe’nin Gözlem Evinden Kitap Üzerine Ayşe’ce Gözlemleri: Yavaşlık

20140310-162610.jpg

2014’ün Şubat sonuna Bremen’de, Mart başına Berlin’de girdim. Birkaç aydır yalnız seyahat etmemiştim, özlemişim, hem de çok! Ocak sonunda grupla seyahate gittik ama yalnız gibi olmuyor tabi. Seyahatler benim ıssız adam. Bölen hiçbir şey yok; ne telefon, ne yapılması gereken işler, ne de sorumluluklar… İç dünyam, kitaplarım ve ben başbaşayız, ne büyük aşk! (Bknz: Issız Ada yazım: https://ayseyazgan.wordpress.com/2014/03/09/aysenin-gozlem-evinden-gozlemleri-issiz-ada-bile-issiz-degil-artik/

Almanya seyahatimde, uçak, tren ve otobüs yolculukları sayesinde üç kitap bitirme fırsatım oldu. Gitmeden önce gündüzleri çantamda benimle her yere gelen, geceleri de başucumu bekleyen yine Milan Kundera’nın “Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği” kitabını sonunda bitirmiştim. Ama onun özetini henüz bitiremedim, o kadar çok not aldım ki, özet bir süre daha bekleyecek gibi duruyor 😉

Hepimizin artı özelliklerinin eksiye dönüşme potansiyeli var ya hani; hani dengede tutmazsak bize fayda sağlayan o özellik zarar vermeye başlıyor ya; benim artı özelliğim de hızlı olmam. Çok hızlı düşünmem, çok hızlı harekete geçmem, çok hızlı yaşamam. Bu özelliğim sayesinde çok kısa sürede harika işleri arka arkaya yapabiliyor, harekete geçmekten korkmuyor, bir çok şeyle birden aynı anda ilgilenebiliyorum. Eksileri ise, eğer bu durumun farkında olmazsam sabırsız olma, ruhumun yetişememesi, herkesten aynı hızı bekleme potansiyelim 😉

Hobim olan şeyi işim haline dönüştürdüğüm için bu tip sorgulamaları sıkça yapmama ve bu potansiyelin farkında olmama rağmen, ben de en nihayetinde etten kemikten bir insan olduğum için son birkaç haftadır hiç durmadan koşturmuş, çok yorulmuş ve kitaba susamışım! “Tesadüf” işte;) Denge en doğru zamanda geldi, hem de olabilecek en güzel kitapla…

Milan Kundera’nın muhteşem anlatım dili, sorgulatan düşünce tarzı ve her zamanki gibi Çek Cumhuriyeti’nde devrim sonrası yaşanan politik dönemi de içinde barındıran “Yavaşlık” üzerine düşünmeyi çok sevdim, şimdi sırada “Bilmemek” var;
bilmemeyi daha da çok seveceğimi tahmin ediyorum! Artık sizi Yavaşlık ile başbaşa bırakıp, ben yavaş yavaş çekiliyorum 😉

P.S. Kundera, bir hikaye kahramanı olan Madame de T.’yi öyle bir anlatıyor ki, yavaşlığın çok dişi ve çekici olduğuna karar verip, Madame de T.yi gözümün önüne getirip, hayran hayran baktım ve ilhamla doldum: “Konuşurken araziyi işaretle donatıyor. Olayların bundan sonraki aşamasını hazırlıyor; ne düşünmesi, nasıl davranması gerektiğini Şövalyeye sezdirmeye çalışıyor. Bunu incelikle yapıyor, kibarca ve dolaylı bir biçimde, sanki başka şeylerden söz ediyormuşcasına. Yoğunlaştırılmış aşk kursundan geçiriyor onu, uygulamalı aşk felsefesini öğretiyor ona. Yavaşlığın bilgisine sahip ve yavaş olmanın bütün becerisini ustaca kullanıyor”

Sevgiler,
Ayşe

YAVAŞLIK Üzerine Aysosh’un Notları:

Kitap bu cümleyle açılıyor: “Motosikletinin üzerine yumulmuş giden insan bu gidişin somut bir saniyesine verir kendini yalnızca; geçmişten ve gelecekten kopmuş bir zaman parçasına tutunur; zamanın sürekliliğinden kopmuştur; başka bir deyişle, esrime durumundadır; her şeyi unutur…
Çünkü korkusunun kaynağı gelecektedir ve gelecekten kurtulmuş bir insan için korkulacak bir şey yoktur.”

Bu cümleyle kapanıyor: “Tek isteği var: bu geceyi çabucak unutmak, silmek, yok etmek sitiyor ve o anda karşı konulmaz bir hız tutkusu hissediyor.”

“Yavaşlığın keyfi neden yitip gitti böyle? Nerde geçmişin türkü söyleyen, kırlarda gezinen aylakları?

“Az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan, hala çok yakınında olan zamanda, sanki bulunduğu yerden hemen uzaklaşmak istiyormuş gibi elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır. VAROLUŞUN MATEMATİĞİNDE bu deneyim iki temel denklem biçimine girer: yavaşlığın derecesi anının yoğunluğuyla doğru orantılı; hızın derecesi unutmanınn yoğunluğuyla doğru orantılıdır.”

“Olaylar çabucak olup bittiği zaman kimse hiçbir şeyden emin olamaz, hiçbir şeyden, hatta kendisinden! Hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır. Çağımız hız iblisine teslim ediyor kendini ve kendisini kolayca unutuyor. Oysa tam tersi daha doğru: Çağımızda unutma arzusu bir saplantı haline gelmiştir, bu nedenle bu arzuyu tatmin etmek için hız iblisine teslim olmuştur çağımız: kendi anımsamak istemediğini bize anlatmak için hızını artırır, çünkü kendinden bıkmıştır, kendinden tiksinmektedir, belleğin küçük titrek alevini söndürmek istemektedir.”

HAZCILIK ÜZERİNE Üzerine Aysosh’un Notları:

Hazzın ilk büyük kuramcısı Epiküros der ki: Acı çekmeyen kimse haz duyar. Demek ki hazcılığın temel bilgisi acıya dayanır: acıdan uzak kaldığımız oranda mutlu oluruz ve hazla çoğunlukla mutluluktan çok, mutsuzluk verdiği için.

Epiküros yalnızca sıradan hazları salık verir. “Sefil bir dünyaya salıverilmiş olan insan biricik gerçek ve sağlam değerin, ne kadar küçük olursa olsun, kendisinin hissettiği haz olduğunu saptar: bir yudum serin su, gökyüzüne (Tanrının pencerelerine) doğru bir bakış, bir okşama.”

Hazcılar, hazzı yakalamaktan başka şeyle ilgilenmezler; onları hazdan çok, hazzı elde etmek kışkırtır. Onları yönlendiren şey haz arzusu değil, zafer tutkusudur! Her şey açığa vurulur, dile düşürülür, hiçbir şey gizli kalmaz. Ağızdan çıkan her söz artık sonsuza kadar duyulabilir.

Epiküros ise tersine tilmizlerine gizli yaşayacaksın diye buyurur; bu yankılı kavkı dünyası Epikürosa hiç uygun değildir. Ya da hiç farkına varmadan hep böylesine çınlayan bir kavkının içinde mi yaşamaktadır insan!!!