Kategori arşivi: Koçluk

Çalışma odasından nerelere: Baba ben koç olmaya karar verdim!

Çok sevgili bir dostumun bloguna konuk olmuş çalışma odam. Yazıyı görene kadar ne yazıdan, ne de o fotoğrafların çekildiğinden haberim vardı doğrusu 🙂 İçinden gelmiş yazıvermiş, ne de iyi etmiş. İçtenliği ve bana hatırlattıkları için Zeynep‘e çok teşekkür ediyorum buradan.

Yazıyı okuyunca 1.5 yıl öncesine gittim. İnsan nasıl da unutuyor bazı şeyleri. İlk işi bırakmaya karar verdiğimde babamla aramızda geçen bir diyalogu hatırlattı bana.

Ben: Baba ben işi bırakmaya karar verdim. Koçluk yapacağım, eğitimler vereceğim. Dünyaya dair daha çok şey öğrenmek ve dünyayla daha çok şey paylaşmak istiyorum.

Babam: N’oldu kızım işinde bir sorun vardı da bizim mi haberimiz yoktu? Çok iyiydin sen işinde, hem severdin de???!!”

Ben: Severdim de, bir şeyler eksik işte baba. Hayat başka yerlere çağırıyor adeta beni.

Babam: Hayat kim, nereye çağırıyor??? Hem neymiş ki bu koçluk? Sen de hep kimsenin yapmadığı işleri buluyorsun.

Ben: Daha iyi değil mi baba? Herkesin yaptığı işi herkes yapıyor zaten.

Babam: O da doğru gerçi…

Ben: ?????! O kadar mı kararlı söyledim sahi?! Bu kadar kolay kabul etmeni beklemiyordum açıkçası.

Ne yalan söyleyeyim bu kadar kolay desteklenmeyi beklemiyordum. Babama o cevabı verebilmiştim çünkü itirazlara karşı kararımı savunmaya hazırdım da kabul görünce bu sefer içime bir parça kuşku düştü: babam haklı olabilir miydi, deliriyor muydum acaba?

Annem girdi o sırada araya, ve bir daha hiç kuşku duymadım kararımdan. Belki bazı şeyler yolunda gitmeyecekti, ama hiçbir şey de beni yolumdan edemeyecekti artık! 

Annem: Sen küçüklüğünden beri böyleydin, bir gün bu yola gireceğin belliydi. Ne kadar erken girersen, şimdiden kendinin patronu olur, ileride o kadar rahat edersin. Çok hızlı ilerledin iş hayatında, hep önden gittin. Daha da yükseldikçe daha da rahata alışırsın, o rahatı bırakması zorlaşır.

Babam: Ben koçluk nedir bilmem kızım, ben seni bilirim. Annen haklı, öyle kararlı anlatıyorsun ki belli sen zaten kafana koymuşsun. Ve sen kafana koyduğunu yaparsın. Yolun açık olsun kızım…

Aradan geçen 1.5 sene zarfında, hala tam olarak ne yaptığımı anlayamamış olmasına rağmen babamla, 13 yaşındaki yeğenim arasında geçen bir diyalog gözlerimi yaşarttı doğrusu:

Mert: Ben ileride ya avukat ya da koç olmayı düşünüyorum.

Babam: Bence koç ol sen de teyzen gibi, avukat çok var. (!)

İşte hayat böyle bir şey. Sen kararlı olunca, sevenlerin başta karşı çıksalar bile, sırf sen olduğun için en büyük destekçin oluveriyor.

Zeynep’in yazısı sayesinde çok içten şükrettim tüm aileme, bana ben olduğum için arka çıktıkları için. Başarıma ya da mesleğime değil, bana ve benim inancıma inandıkları için. Onlar için çok zor oluyor bazen farkındayım, anlatamadıkları bir mesleği olan ve geleneksel yolu seçmeyen bir küçük baş belaları var. Her halimle kabul görmenin verdiği güven için ne kadar teşekkür etsem az…

Dilerim bir gün herkes yüreğinin sesini dinleyebilir ve arkasında yüzlerce destekçi bulur, sırf kendisi olduğu için.

Zeynep’in blogu şıkır şıkır bu arada, hayırlı olsun ve yolu açık olsun. İşte Zeynep’in blogu ve çalışma odam: http://2cities1woman.com/calisma-odasi/ 

Sevgiler,

Ayşe Yazgan

Reklamlar

ASKIDA İYİLİK: Gönülden Gönüle…

Askıda kavramını düğünlerde takılan takı adetine benzetiyorum: insan o an yakın olan bir arkadaşının, ya da birlikte çalıştığı bir iş arkadaşının düğününe gider, adettendir takısını takar. Kendisi evlendiğinde ise, aradan belki de yıllar geçmiş, o yıllar sizi ayrı yollara götürmüş, ya da siz evlenmemişsinizdir ve o sizin düğününüzde bulunamamıştır. Fakat sizin düğününüzde de aynı şekilde, daha önce takı takmadığınız, belki de sadece saatlerce aynı masada çalıştığınız ama işinizi değiştirdiğinizde bir daha görmeyeceğiniz insanlar takı takar; ya da hiç ummadığınız bir anda hayatınıza bir anlam katar, yardımınıza koşar.
Sistem böyle yürür gider… O an gerektirdiği için, o an içinden öyle geldiği için yaparsın; karşılığını beklemeden. 
Yapılan iyilikler de böyledir işte, sen birine yaparsın. O kişi başka birine. Unutursun gider. Başka bir zamanda, başka bir şekilde aynı iyiliği sana biri yapıverir bir anda.
KURAL, İYİLİĞİ ORTADA BİR HAVUZA ATMAKTIR, KİŞİYE YA DA DURUMA DEĞİL. Aynı şekilde, aynı anda ya da aynı kişiden gelmez her zaman karşılık ama HEP BİR ŞEKİLDE GELİR çünkü hayat debit-credit hesabı çalışır ve hayat iyi bir muhasebecidir, asla hesabı açıkta bırakmaz 🙂 
Öyle bir anda, öyle beklenmedik bir kişiden geliverir ki en ihtiyacınız olduğu anda, başınızı yukarı kaldırıp göz kırpasınız geliverir, denemeye ne dersiniz?
DAHA İYİ BİR HAYAT YAŞAYABİLİRSİN! BUGÜN BEKLENTİSİZ BİR İYİLİK YAP, HAVUZA AT!

Meslektaşım ve pek sevgili dostum Gülen Gündüz Yılmaz ile 10 Ocak’ta havuza bir iyilik attık. TEGV Yeniköy Öğrenim Birimi’ndeki yeni eğitim programımıza başladık, bu sefer çocuklara eğitim veren gönüllülerle. Aynı havuza iyilik atan diğer insanlarla; çok anlamlı bir gün yaşadık. Eğitim gönüllüleri, çocuklara öğretecekleri şeyi önce kendilerinde bulmak için “kendilerine” söz verdiler. Açtılar kocaman gönüllerini, aldılar bizi içeri 🙏

GÖNÜLDEN GÖNÜLE TEŞEKKÜR: Gönüllü olarak çalışırken, önce kendi üzerlerinde çalışma sorumluluğunu alan tüm kocaman yüreklere, Yeniköy Öğrenim Birimi Sorumlusu Nazan Akbaş’a ve tüm TEGV gönüllülerine sonsuz teşekkürler, GÖNÜLDEN YAŞAMANIN keyfini bir kez daha yaşattıkları için…

Öğrenmek mi Ezberlemek mi? Polymathos mu Botnes mi?

Kasım ayı eğitim aldım, eğitim verdim, yeni projeler derken nasıl geçti anlamadım. Aralık ayı ise Koçluk Zirvesi ve Felsefe öğrenciliğimin ilk sınavlarıyla oldukça hızlı başladı. Bazen zamanı kaybetmek gerek, zamanının kıymetini bulmak için diye avunuyorum…

Koçluk Zirvesi’nde sonra Felsefe öğrencisi olarak ilk sınavlarıma çalışmaya başladım. Aldım elime renkli kalemlerimi ve kahvemi, keyifle çalışmaya koyuldum. Dersler Uygarlık Tarihi, Sosyal Politika, Kent ve Kültürün yer aldığı Sosyal Bilimler ve en sevdiklerim Sosyoloji, Psikoloji ve Felsefe. Daha önce zaten okumuş olduklarımı bu sefer farklı bir gözle derinlemesine okuyor, konular arası bağlantıları kura kura oldukça keyifle çalışıyorum. Sonra bir deneme testi çözüyorum ve işte o acı gerçek: ezbere dayalı sınav sistemini unutmuşum ben! Sınavı geçmek için değil, öğrenmek için okuyorum. Ben başka bir boyutta, başka bir yerdeyim; eğitim sistemi başka bir yerde. Herakleitos’un deyimiyle bana bilgi yığıyorlar, bense derinlemesine anlamaya çalışıyorum. İkilemdeyim! Sınavı mı geçmeli, yani yığılmış bu bilgileri ezberlemeli mi yoksa botnes durumuna mı geçmeli yani bilgileri derinlemesine mi anlamalı? 

Ama sınavda çıkacak konu çok, zaman dar! Üstüne üstlük konular derin. Milattan önce yazılan destanlar, yapılan felsefeler nasıl da bugünü anlatıyor diye heyecanla okuyorum. Kelimeler değişse de, anlatılan öz değişmiyor (Words may change, but the essence stays the same) sözünü hatırlıyorum: yıllardır aynı şeyleri konuşuyor, anlatıyor, anlamaya çalışıyor insanlar. Konuları birbirine bağlıyor, günlük hayata nasıl uyarlanabileceğini düşüne düşüne okuyorum. Vakit iyice daralıyor! Ben bunları düşünürken, deneme testinde aşağıdaki destanların hangisinin Akkadça olduğu soruluyor! Mantık error veriyor…

Uygarlığın ortaya çıkışını, kent ve kültürle ilişkisini anlamaya çalışan kaç genç zihin aşağıdakilerden hangisinin Sümer krallarından biri olduğunu bilmek için tüm kralları ezberlemesi gerekiyor? Toplum davranışını anlamak için insan psikolojisini anlamaya çalışan kaç zihin beyin sapındaki tüm nörotransmitterları ezberlemek zorunda kalıyor? Merak ediyorum, mantık yine error veriyor…

Herakleitos’a göre çok bilmek, yani polymathos yerine derinlemesine bilmek anlamına gelen botnes durumu önemsenmelidir. Çünkü ona göre filozof olmak, diğer bir deyişle bilge olmak için anlamak, çoğaltmak, üretmek, bir anlamda yapıyı yoğurmak gerekir. Herakleitos çok şey bilmeyi (polymathos) yani pasif bir tutumla bilgi biriktirme ve yığmayı eleştirir. Bunun yerine insanın bilgiyi aktif bir biçimde edinmesi, evren hakkında derinlikli bir bilgeliğe ulaşması amacını öne çıkarır.

Bugünün gündemi, sınavsız atamalar ve hayat tarzına uygun eğitim. Hadi ben şanslıyım, kendi seçimim olduğunun ve ilgi alanımın farkındayım, seçerek okuyorum. Peki ya sınavsız atamaların olduğu iddiası varken, KPSS’ye girenler ne yapsın? Osmanlıca’yı okumak zorunda kalan öğrenciler ne yapsın? Seçecek olanlar için hangi ülkeye gittiklerinde geçerli olacak bu dil, hangi kaynaklara ulaşmalarını sağlayacak Osmanlıca okumak? İnsan Hakları dersinin kalktığı bir sistemde, “önce insan” olmaktan nasıl bahsedeceğiz şimdi biz? Temel haklarını dahi bilmeyen kişi, nasıl sorgulayabilir sistemi?

Bize dayatılan şeyler gerçekten bizim için, toplum için iyi olan şeyler mi? Sistemin şu anda bunu gerektiriyor olması, doğru olduğu anlamına gelir mi? Çokluk gerçek bir ölçü müdür? Çok olmak mı yoksa iyi ve adil olmak mı önemlidir?

Hani otomatiğe bağlamadan yaşayalım, günün modası lafıyla “an’ı yaşayalım” diyoruz ya? Ders çalışırken, bir bilgiyi, bir yazıyı okurken otomatik kalıplarımıza gitmeden gerçekten anlayabiliyor muyuz? Yoksa genel yargılarımıza mı kapılıyoruz? Hayatta hep bir sınav var ya hani, biz o sınavı geçmeye mi çalışıyoruz yoksa gerçekten anlıyor muyuz olanı biteni?

Amacım bilgi yığmak değil, bir düşünce kasını uyarmak. Çünkü “Delfi’deki Tanrıça ne konuşur ne de saklar, o sadece işaret eder.”Herakleitos

Daha iyi bir hayat yaşayabilirsin, sorgulamaya bugün başla!

İyi haftalar,

Ayşe Yazgan

P.S. Ben ders çalışma telaşesindeyken, yeğenim de benim bilgisayarımda çalışıyordu ve kendi blogunda paylaşmak üzerine bir yazıyı yanlışlıkla benim blogumdan paylaşmış, bu sevimli karışıklık için kusura bakmayın. Moda üzerine yazmadığım doğrudur 🙂

Kelimelerin ardındaki gerçekler: Karamsar mı, Kötümser mi?

Karamsarlık ve kötümserlik. Onca benzemelerine rağmen aralarındaki kocaman bir çizgiyle ayrılan iki kelime. Sözlükler bile kanıyor benzemelerine, eş anlamlı damgasını basıyor hemen.

Oysa felsefi tanımları ve hakikatları bambaşka.

Karamsarlıkla kötümserliği karıştırmamak için, kendi hakikatindeki tanımını iyi yapmalı insan. Sonra bir bakmışsınız, o tanımlayamadığınız kelimeleriniz sizi tanımlar olmuş!

Bir tutam kötümserlik, iyimserlikle iyi gider; karşıtlar birbirini dengeler. Karşıtların birarada var olması nesnelliğe götürür insanı. Kötümserlik, gerçekçi bir analiz için gereklidir de; insanı tedbirli kılar. Herhangi bir durumun, kötü olabilecek sonuçlarına karşı başa çıkabilme yeteneğini geliştirir.

Oysa karamsarlık evlerden uzak olsun! Bir ruh durumudur; geleceğin kara olacağına inanma halidir. Karamsarlığın, insanı edilginleştiren, eyleme geçmesini engelleyen hali; zarar verici ve teslimiyeti haklılaştırıcı bir etkiye yol açabilir.

karamsarlık kötümserlik

Karamsarlık, neredeyse bütün umutların kesildiği, herhangi bir ışık görül(e)meyen bir durumun anlatımıdır, daha çok da bir tür ruh durumudur. Kötümserlik ise verili koşulları az çok nesnel bir yaklaşımla irdeledikten sonra, kısa ya da uzun, ama mutlaka sınırlı bir zaman dilimi için, olumlu beklentiler içinde ol(a)mamak ile ilgilidir.”

Belki bugün, sık kullandığınız olumsuz bir kelimeyi seçip, onu kullanırken “gerçekte ve kendi hakikatimde neyi kast ederek kullandım?” “Bu kelimeyi kullanırken karamsar mıydım yoksa kötümser mi?” dersiniz ha, ne dersiniz? 

Daha iyi bir hayat yaşayabilirsin! Kelimelerini, sendeki hakikatini duyarak kullanmaya bugün başla!

Dilerim iyimser ve gerçekçi bir Çarşamba olsun.

Ayşe Yazgan

Sürprizler, Renkler, Tezatlar: Hayat

Tekdüzeliği sevmem, yenilikleri, değişiklikleri, sürprizleri severim…

Tekdüzelikten çıkmak için radikal değişimler yaptığım da doğrudur. E işini değiştir, hayatını değiştir, nereye kadar! Ufak değişiklikler ile de tekdüzelikten çıkabildiğimi fark etmem iyi oldu cidden.

Renk renk yastık kırlentlerim, binbir çeşit mumlarım var benim. Salonun renklerini 2-3 ayda bir değiştiririm, koltuğun üstüne bazen pembe, bazen mavi, bazen kırmızı bir şal atar; ona uygun renklerdeki mumlarımı, yastık kırlentlerimi dizerim. Oldu mu sana yeni bir salon!

renkli evim

Çalışma odası desen, zaten kendisini baştan yarattım, DIY sayfasında before-after halleri malumunuz. Masanın yerini, divanın üstündeki yastıkları, karatahtayı da sık sık değiştirdiğim doğrudur. Kendimde ise, modası geçmiş fulardan bozma bir bandana ya da diğer takılarımla hiç de uymayan tezat renkli bir kolye ya da bileklik…

fulardan bozma bandana

Kimi kadın hayatında değişiklik istediğinde saçıyla oynar; ben de yastık kırlentleriyle, evimle, detaylarla, renklerle oynuyorum işte.

Sürprizler kısmına gelince, onun için de basit formüllerim var. Kitap falı, müzik falı, film-dizi falı bakarım. Çok eğlenceli tavsiye ederim! Nasıl mı? Ya o anda okuduğum kitabı, ya da kitaplıktan rastgele bir kitabı çekip, rastgele bir sayfasını açıyorum: karşıma çıkan ilk satırı okuyorum. İnanmazsınız her seferinde, o anda hayatımda yaşadığım bir şeyle ilgili bir şey çıkıyor karşıma. Ya da ben parçaları birbirine bağlama ve anlam çıkarma ustası olduğum için anlamak istediğimi anlıyorum 🙂

Hayatın herkesle bir şekilde iletişime geçtiğine, benimle de yazılı olarak iletişim kurduğuna inandığım için belki de…

Öyle ya da böyle, düpedüz eğleniyorum, keyif alıyorum.

Şu anda okuduğum Alain de Botton- Aşk Üzerine‘den rastgele bir sayfa:

Aşk Üzerine- kitap falı
Aşk Üzerine- kitap falı

Dikkat: Kitap falının tehlikesi, bana şu anda olduğu gibi henüz okumadığım sayfalardan birini açarsam spoiler içermesi! Tüm süprizlerde olduğu gibi risk ve getiri meselesi…Bu arada sayfadaki “sürpriz” kelimesi dikkatimi tabi ki celp etti…

Film ve diziler de o anda hayatımda nasıl bir dönemdeysem öyle denk geliyor. Mesela bu aralar Sopranos dizisini izliyorum. Hayır mafya değilim tabi ki! Tony’nin farkındalıklar yaşadığı ve hayatının sorumluluğunu aldığı bir sezondayım. Tony S. önceki sezonlarda yıllarca terapiye gidip hayatının sorumluluğunu almıyor, terapistini suçluyor dertlerine derman olmadığı için. Sonra annesini suçluyor, hayatı suçluyor, şartları suçluyor. Bu sezonda ise, ölümden dönüyor ve değişik bir adam oluyor, en son yoğun bakımdayken hastane odasında şu yazıyı buluyor: “Sometimes I go about in pity for myself, and all the while, a great wind carries me across the sky.” 

“Bazen kendime acıyacak gibi oluyorum ve o sırada harika bir rüzgar beni gökyüzüne taşıyor.”

Müzik falı için playlist random-rastgele çal seçeneği de aynı şekilde tıkır tıkır işliyor. Aşk Üzerine kitap falı bakarken playlist’te ne çalsa beğenirsiniz: Travis- Love will Come Through.

Bu satırları yazarken Pink- Try çalıyordu.

Şimdi ise Rodrigo’nun gitar konçertosu

İşte ben bu tezatları seviyorum, bu rengarenkliği seviyorum, bu küçük sürprizleri seviyorum! Hayat da zaten bu basit sürprizler, tezatlar ve renklerin birleşimi değil mi? E ben hayatı seviyorum yahu!

Rengarenk ve sürprizlerle dolu bir hafta olsun…

İyi haftalar,

Ayşe Yazgan

<a href=”http://www.bloglovin.com/blog/12925263/?claim=7f8pbtz4h24″>Follow my blog with Bloglovin</a>

Gerçeği kelimelerin ve kavramların ardında aramak…

Ne çok boşaltıyoruz kelimelerin içini, kelimelerin içi boşaldıkça benim içimi hüzün kaplıyor. Evrende boşluk kalmaması, “debit-credit hesabı” gibi dengelenmesi böyle bir şey işte: kelimelerin, kavramların içi boşaldıkça benim içim şişiyor!
İçimi hüzün kaplayınca, alıyorum elime klasiklerden birini. Böyle zamanlarda en yapılmaması gereken şey aslında ama n’aparsın? Kanatmak istiyorsun bazen yarayı. Kanasın ki, iltihap aksın…
Aldım elime Sabahattin Ali’yi, iyice içimi hüzün kapladı iyi mi! Neden bu güzel cümleleri ben düşünemedim? Bana söyleyecek söz bırakmadığı için, içten içe kızarım bu “iyi” edebiyatçılara, felsefecilere! Hem kıskanırım, hem hayran olurum, hem de gücenirim: benden daha cesur oldukları için…
20140503-232522.jpg
Ah Sabahattin Ali ah! Seni de, Nietzsche’yi de okurken, hissettiğim duygu hep isyan! “Ama haksızlık bu! Benim bu cümleleri yazamamış olmam haksızlık! Beni kimsenin Maria Puder’i seven Raif gibi sevmemiş olması haksızlık! Maria Puder’in Raifi’i zamanında sevmemiş olması ise külliyen haksızlık!”
“Alayına isyan” ergen modum geçip de sakinleşince anlıyorum ki benim asıl isyanım bunları düşünememiş, yazamamış olmak falan değil. Benim asıl isyanım o çağda yaşamamış olmak! O aşkı, kelimelerin içinin dolu dolu yaşandığı o dönemi yaşamamış olmak. Düpedüz korkuyorum ya yaşayamazsam diye! Tüm öfkem bundan dolayı. Fark edince öfkem geçiyor, yine içimi hüzün kaplıyor. Sonra umut geliyor: korkumu dillendirmemi şefkatle bir köşede bekleyip, ben gerçeği fark edince yanıma yanaşan en yakın dostum.
Tatlı bir hüzün, tatlı bir karmaşa, tatlı bir umut içerisindeyim: Bir taraftan o çağda yaşamamış olmanın isyanını ve hüznünü yaşarken, bir yandan da bu çağın getirdiği teknolojinin nimetleri aracılığıyla bu satırları paylaşmaya utanıyorum, yine de yapıyorum!
  • Kelimeleri, kavramları birlikte didikleyebildiğim insanlar var hayatımda, benim kadar onlara değer veren; şükrediyorum.
  • Koçluk, etimolojiye – köken bilimine- yakın olduğu için şükrediyorum. Etimolojinin wikipedia’daki tanımı şöyle: “Etimoloji kelimesi de asıl, hakiki, gerçek anlamındaki ὁ ἔτυμος (ho étymos) ile söz, kelime anlamındaki λόγος / lógos kelimelerinin birleşmesi ile oluşmuştur.”
  • Gerçeği kelimelerin ve kavramların ardında, sorular sorararak buldurduğu için ve bu mesleği icra edebildiğim için şükrediyorum.
Ve hepimize harika bir Çarşamba günü diliyorum…
Ayşe Yazgan

Bir kitabı okurken geçen iki saatin ömrümün birçok senelerinden daha dolu olduğunu fark edince, insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünürüm.

Sabahattin Ali

Top 3 Kariyer Koçluğu Şehir Efsanesi

1. Efsane: Kariyer koçu iş bulmama yardımcı olur, hatta işe yerleştirir.

Gerçek: Kariyer koçu bir işe alım uzmanı ya da işe yerleştirme uzmanı değildir. İşe yerleştirme sürecinde isteklerinizin ve değerlerinizin farkında olmak ve hedef belirleme konusunda “koçluk” yapar.

2. Efsane: Bir koçluk görüşmesi yeterli olur ve bu görüşmede kariyerimdeki tüm sorunlarımın üstesinden gelirim.

Gerçek: Kariyer koçluğu ilişkisinde, altı ay ile bir yıl süresince düzenli olarak ortalama sekiz ile on görüşme- birebir seans yapılır.

3. Efsane: Kariyer koçu, işe giriş ve kariyerim konusunda tavsiyeler verir.

Gerçek: Kariyer koçu – mentorluk ya da danışmanlık yapmadığı sürece- tavsiye veya sorularınıza cevap vermez. Sorularınıza, soruyla cevap vererek ve kendi cevaplarınızı bulmanızı sağlar.

joke

İyi haftasonları,

Ayşe Yazgan

14 Eylül 2014

Koçluk ve Mentorluk

Hiç sevemedim şu “bu budur, bu da budur!” cümlelerini, ama işte bazen bilgi verirken ve tanımlamalara girerken gerekiyor, elden ne gelir? Baktım bu aralar, “KOÇLUK” mesleğinin tanımı ile bir sürü kafa karışıklığı var, benim de misyonum koçluk mesleğinin toplumda doğru algılanması ve daha çok insana ulaşmasına katkı sağlamak olunca, konuya bir sürü dır’lı dur’lu cümle ile iştirak ettim, buyrunuz koçluk ve mentorluk arasındaki fark üzerine yazım.

Koçluk ve mentorluk, birbiriyle çok fazla karıştırılan; hatta çoğu zaman elele giden ancak temel noktalarda bir o kadar da farklı olan iki meslek…

Koçluk, coachee yani danışanda farkındalık yaratılması ve danışanın isteklerinin, koç tarafından sorulan güçlü sorular ile KENDİSİNE buldurulması.

Mentorluk ise, ilgili konuda bilgi ve tecrübe sahibi olan bir kişiye danışılması.

Koç kendi görüşlerini ve tavsiyelerini sunmaz; coachee-danışanının isteklerini buldurmak üzerine çalışır; mentor ise bilgi ve deneyimleri çerçevesinde kendi görüşlerini ve tavsiyelerini direkt iletebilir.

Koçluk ve mentorluk arasındaki en büyük fark ICF Etik Kuralları çerçevesinde çalışan profesyonel bir koçun tavsiye vermemesidir.

Örneğin, “MBA yapmalı mıyım?” sorusuna bir koç soru sorarak cevap verirken; mentor kendi tecrübelerinden yola çıkarak MBA’in artı ve eksilerini sıralar. Dolayısıyla da eğer kendisi MBA yaptıysa ve memnun kaldıysa önerir. Memnun kalmadıysa doğal olarak önermez…

Tavsiye paylaşımı “Koçluk” adı altında yapılmadığı sürece bunda bir sakınca da yok. Hatta kimi durumlarda koçluk ve mentorluk birlikte yapıldığında verimlilik artıyor ve süreç hızlanıyor. Örneğin, çoğu zaman kısa süre içerisinde yapılan bir iş görüşmesine hazırlık için danışanlar, koçluk ve mentorluk hizmetlerini birarada almayı tercih edebiliyor.

Özetle, danışanın hangisine ihtiyacı olduğu önemli. Tavsiye istiyorsa mentorluk, farkındalık ve uzun vadeli hedef belirlemek istiyorsa koçluk yapılmalı; her ikisini de istiyorsa danışana ayrımı belirtilmeli.

Ancak mentorluk alırken, mentorun görüşleri doğrultusunda hareket edildiğinin farkında olunması gerekir. Mentordan görüş ve tavsiyelerini alan kişinin, yine kendisine dönüp bu aldığı tavsiyelerin ne kadarının kendisine uygun olduğunu, hangi tavsiyelerin değerleriyle örtüştüğü, kendi isteğinin ne olduğunu belirlemesi gerekir. Bu noktada da devreye koçluk girer.

  • MENTOR Cevaplar sunar.
  • KOÇ Sorular sorar.
  • MENTOR danışana tavsiye ve görüş verir.
  • KOÇ danışana kendi görüş ve isteklerini buldurur.
  • MENTOR ile yapılan çalışmalar, mentorun duygu ve deneyimleri; iş, aile ve sosyal çevresi tarafından belirlenir, şekillenir. Odak noktası ve data sağlayıcı MENTORDUR.
  • KOÇ ile yapılan çalışmalar, danışanın duygu, deneyimleri; iş, aile ve sosyal çevresi tarafından belirlenir, şekillenir. Odak noktası ve data sağlayıcı COACHEE-DANIŞANDIR.
  • MENTOR dışarıdan bilgi sunar.
  • KOÇ içerideki bilgiye ulaşılmasını sağlar. 

İyi haftalar

Ayşe Yazgan

13 Eylül 2014

GEÇİNMEYE GÖNLÜ OLMAYANA NE YAPSAN BOŞ KIZIM!

Hani olmayanı oldurmaya çalıştığınız zamanlar vardır? Olmayacağını bilirsiniz içten içe ama işte “ya olursa!” diye de zorlar durursunuz. Hah, işte! Son bir yıla kadar benim hayatımın çoğu öyle geçti! Hatta olmayanı oldurmaya çalışırken geçen süreye Ayşe’nin hayatı bile diyebiliriz 🙂

Şaka bir yana, mücadeleci bir yapım var evet ve oldurduklarım da oldu tabi, çok da güzel oldu ama o olmayacakları oldurmaya çalıştığım arada çok yıpranmış, çok yorulmuşum meğer. “Olur’una bırak” kelimesinin içeriğini, kıymetini ve doluluğunu hayatın beni, benim hayatı zorladığım dönemlerden birinde anladım.

Biz çok sık konuşuruz babamla, her gün arar beni, özlediğini söyler, özellikle son bir senedir aradığında “Sen de hep yoğunsun! Ne zaman geleceksin? Biz de mi randevu mu alalım?” diye tatlı tatlı sitem eder. Aramazsa, küsmüştür belli, ben ararım hemen. Ama genellikle bu konuşmalar böyle havadan sudan geçer gider…

Benim babam durur durur bir cümle eder, o da benim içime yer eder!

Hayatla debelendiğim zor zamanlarımdan birinde babam yine içime yer eden bir laf etti: “Geçinmeye gönlü olmayana ne yapsan boş kızım!”

Bir ampul çaktı sanki içimde! Kafamda da değil, bildiğiniz taaa içimde. Ben olmayacak işleri zorluyordum, olmayacağı baştan belli olanı; ama benim kabullenemediğimi. Bir sefer de zorlamayayım, ne verecekse hayat bana, ben de ona güveneyim, kabul edeyim, ne gelecek bakalım dedim. Ve işte buradayım…

Çok güzel bir laf vardır, ben onu azıcık yonttum, hep ajandalarıma not ederim: 

Değiştirebileceğimiz şeyleri değiştirmek için CESARET; değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabul etmek için SABIR; ve ikisi arasındaki farkı anlayabilmemiz için FARKINDALIK ve NETLİK bizimle olsun!

Ne güzel bir laftır: oluruna bırak. Andım, içimde hissettim, paylaşayım dedim…

Sahi dün beni babam aramadı, küsmüştür kesin arayayım hemen!

İyi haftasonları,
Ayşe Yazgan