Etiket arşivi: eğitim

ASKIDA İYİLİK: Gönülden Gönüle…

Askıda kavramını düğünlerde takılan takı adetine benzetiyorum: insan o an yakın olan bir arkadaşının, ya da birlikte çalıştığı bir iş arkadaşının düğününe gider, adettendir takısını takar. Kendisi evlendiğinde ise, aradan belki de yıllar geçmiş, o yıllar sizi ayrı yollara götürmüş, ya da siz evlenmemişsinizdir ve o sizin düğününüzde bulunamamıştır. Fakat sizin düğününüzde de aynı şekilde, daha önce takı takmadığınız, belki de sadece saatlerce aynı masada çalıştığınız ama işinizi değiştirdiğinizde bir daha görmeyeceğiniz insanlar takı takar; ya da hiç ummadığınız bir anda hayatınıza bir anlam katar, yardımınıza koşar.
Sistem böyle yürür gider… O an gerektirdiği için, o an içinden öyle geldiği için yaparsın; karşılığını beklemeden. 
Yapılan iyilikler de böyledir işte, sen birine yaparsın. O kişi başka birine. Unutursun gider. Başka bir zamanda, başka bir şekilde aynı iyiliği sana biri yapıverir bir anda.
KURAL, İYİLİĞİ ORTADA BİR HAVUZA ATMAKTIR, KİŞİYE YA DA DURUMA DEĞİL. Aynı şekilde, aynı anda ya da aynı kişiden gelmez her zaman karşılık ama HEP BİR ŞEKİLDE GELİR çünkü hayat debit-credit hesabı çalışır ve hayat iyi bir muhasebecidir, asla hesabı açıkta bırakmaz 🙂 
Öyle bir anda, öyle beklenmedik bir kişiden geliverir ki en ihtiyacınız olduğu anda, başınızı yukarı kaldırıp göz kırpasınız geliverir, denemeye ne dersiniz?
DAHA İYİ BİR HAYAT YAŞAYABİLİRSİN! BUGÜN BEKLENTİSİZ BİR İYİLİK YAP, HAVUZA AT!

Meslektaşım ve pek sevgili dostum Gülen Gündüz Yılmaz ile 10 Ocak’ta havuza bir iyilik attık. TEGV Yeniköy Öğrenim Birimi’ndeki yeni eğitim programımıza başladık, bu sefer çocuklara eğitim veren gönüllülerle. Aynı havuza iyilik atan diğer insanlarla; çok anlamlı bir gün yaşadık. Eğitim gönüllüleri, çocuklara öğretecekleri şeyi önce kendilerinde bulmak için “kendilerine” söz verdiler. Açtılar kocaman gönüllerini, aldılar bizi içeri 🙏

GÖNÜLDEN GÖNÜLE TEŞEKKÜR: Gönüllü olarak çalışırken, önce kendi üzerlerinde çalışma sorumluluğunu alan tüm kocaman yüreklere, Yeniköy Öğrenim Birimi Sorumlusu Nazan Akbaş’a ve tüm TEGV gönüllülerine sonsuz teşekkürler, GÖNÜLDEN YAŞAMANIN keyfini bir kez daha yaşattıkları için…
Reklamlar

İkisi de çok kolay: Duyarsız kalmak da, bir tuşa basıp bir hayata dokunmak da: seçim sizin!

Change.org‘da güzel şeyler yapılıyor, az önce bir annenin otizmli çocuğu için başlattığı Eğitim Ayrımcılığına son adlı kampanyasını imzaladım. Konu hem eğitim, hem otizim, hem çocuk. Hepsinin yeri çok ayrı, çok özel bende. Neden diye sormayın: bazı şeyler anlatılmaz, içeride bir yerde bilinir. Ben de öyle mantık dışı bir şekilde biliyorum işte: benim yolum bu konulardan geçiyor.

İmza attıktan sonra bir mesaj açıldı, annenin kampanyaya katılanlara yazdığı bir mektup. Gözlerim dolu dolu okudum, ta yüreğimin içinde bir yere değdi kelimeleri. Bilgisayar tuşundan ekrana yansıyan ve başka bir ekranda okuduğum algoritmik harfler nasıl olur da insanın yüreğine bu kadar dokunur şaşıyorum. Sonra da hala şaşırmama şaşırıyorum… “Bağzı” şeylerde mantık aranmaması gerektiğini defalarca tecrübe etmeme rağmen, eski alışkanlık işte yine mantık arıyorum.

“Öğrenciliğimde sevdiğim derslere çoğu zaman fazladan çalışmam bile gerekmedi. Dersi yaşamak ve severek takip etmek sınavı geçmeme yetiyordu. Öğretmenime güvendiğim, öğrettiklerine inandığım anda başarım garanti oluyordu. Ama okulda cesaret üzerine bir ders yoktu…

Yıllar sonra, hayatta pek çok aşamayı geçtiğimi düşündüğüm bir dönemde, bildiklerimin büyük bir sürprizle hayatıma giren oğlum Ozan’ın bana öğrettiklerin yanında ne kadar aciz kaldığını fark edecektim. O doğduğunda, ilk on gün, nerdeyse 24 saat, başında ağlayarak Allah’a “beni bu hediyeye layık görmesi için ne yaptığımı” sorup durdum. İlk göz göze geldiğimiz andan itibaren bir daha hiç kopmayacak bir bağ kuruldu. Yeni öğretmenimle böyle tanıştım.

Ozan sakin bir bebekti ama derin bakışları vardı. Anlıyor ama itiraz etmiyor gibiydi. Onun derin bir kabulleniş hali vardı. Ama bu sevdiği şeylere tutkuyla yaklaşmasını engellemiyordu. 

Sanırım bir zamanlar “uzaktan cesur” olan ben, otizmden “gerçek cesaret” konusunda çok şey öğrendim.

Otizm bana elinde bir ateş topu varmış gibi hissederken bile kızgın olmamayı, kendini hiç eğilmez bir ağaç sanırken bile eğilmeyi ama kırılmamayı öğretti.

Otizm bana kendimi öğretti. Beni yok etti, seni öğretti.”

Mektubumun tamamını şuradan okuyabilirsiniz, hatta umarım imza atar da linkten değil bizzat size gelen mektubu okursunuz.

Çok başka şeyler yapmak ve yazmak için açmıştım bilgisayarı. İşte hayat böyle bir şey, Ozan’la tanışmam, sizlere tanıtmam gerekiyormuş demek ki…

Duyarsız kalmak da çok kolay, bir tuşa basıp bir hayata dokunmak da: seçim sizin! 

Umarım Ozan’lardan bir şeyler de biz öğrenebiliriz şu hayatta, çünkü gerçek dostlar kromozom sayısına bakmaz.

İyi haftalar,

Ayşe Yazgan

Kampanyaya imza atmak için hadi hemen tıklayın.

“Adım Sedef Erken. 8,5 yaşında bir oğlum var. Onun adı da Ozan.

Benim oğlum dünyaya otizmli olarak geldi.

Ozan, dünyanın başka bir yerinde doğsaydı herkes gibi eğitim hakkı olacaktı.

Ama Türkiye’de işler farklı. Oğlum 3 yıl önce özel bir anaokuluna, otizmli olduğu gerekçesiyle alınmadı. Oğlumun eğitim hakkı elinden alındı ve ayrımcılık yapıldı. Elbette yasal yollara başvurduk. Sonuç: takipsizlik! 3 yıl süren zorlu hukuk mücadelesinin her ayrıntısını anlatıp vaktini almayacağım.

Geçen haftalarda Strasbourg’dayım. Çünkü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) oğlumun davasını kabul etti. Bu benim için o kadar önemli ki. Giriştiğimiz bu mücadele Türkiye’de bir ilk. Eğer başarırsak bu tüm otizmliler için bir umut ışığı olacak. Konuya dikkat çekmek için burada çadır kurdum. Biliyorum ki hangi anne olsa aynı şeyi yapmak isterdi.

Ben uçağa atlayıp buraya tek başıma geldim ama şu ana kadar imza atarak Ozan’a ve bana yardım eden 103 binden fazla kişi sayesinde kendimi  daha güçlü hissediyorum.

Kampanyamda bana yardım edersen birlikte tüm otizmlilerin hayatını değiştirecek bir fırsat yaratabiliriz. Bu ayrımcılık artık son bulmalı.”

Öğrenmek mi Ezberlemek mi? Polymathos mu Botnes mi?

Kasım ayı eğitim aldım, eğitim verdim, yeni projeler derken nasıl geçti anlamadım. Aralık ayı ise Koçluk Zirvesi ve Felsefe öğrenciliğimin ilk sınavlarıyla oldukça hızlı başladı. Bazen zamanı kaybetmek gerek, zamanının kıymetini bulmak için diye avunuyorum…

Koçluk Zirvesi’nde sonra Felsefe öğrencisi olarak ilk sınavlarıma çalışmaya başladım. Aldım elime renkli kalemlerimi ve kahvemi, keyifle çalışmaya koyuldum. Dersler Uygarlık Tarihi, Sosyal Politika, Kent ve Kültürün yer aldığı Sosyal Bilimler ve en sevdiklerim Sosyoloji, Psikoloji ve Felsefe. Daha önce zaten okumuş olduklarımı bu sefer farklı bir gözle derinlemesine okuyor, konular arası bağlantıları kura kura oldukça keyifle çalışıyorum. Sonra bir deneme testi çözüyorum ve işte o acı gerçek: ezbere dayalı sınav sistemini unutmuşum ben! Sınavı geçmek için değil, öğrenmek için okuyorum. Ben başka bir boyutta, başka bir yerdeyim; eğitim sistemi başka bir yerde. Herakleitos’un deyimiyle bana bilgi yığıyorlar, bense derinlemesine anlamaya çalışıyorum. İkilemdeyim! Sınavı mı geçmeli, yani yığılmış bu bilgileri ezberlemeli mi yoksa botnes durumuna mı geçmeli yani bilgileri derinlemesine mi anlamalı? 

Ama sınavda çıkacak konu çok, zaman dar! Üstüne üstlük konular derin. Milattan önce yazılan destanlar, yapılan felsefeler nasıl da bugünü anlatıyor diye heyecanla okuyorum. Kelimeler değişse de, anlatılan öz değişmiyor (Words may change, but the essence stays the same) sözünü hatırlıyorum: yıllardır aynı şeyleri konuşuyor, anlatıyor, anlamaya çalışıyor insanlar. Konuları birbirine bağlıyor, günlük hayata nasıl uyarlanabileceğini düşüne düşüne okuyorum. Vakit iyice daralıyor! Ben bunları düşünürken, deneme testinde aşağıdaki destanların hangisinin Akkadça olduğu soruluyor! Mantık error veriyor…

Uygarlığın ortaya çıkışını, kent ve kültürle ilişkisini anlamaya çalışan kaç genç zihin aşağıdakilerden hangisinin Sümer krallarından biri olduğunu bilmek için tüm kralları ezberlemesi gerekiyor? Toplum davranışını anlamak için insan psikolojisini anlamaya çalışan kaç zihin beyin sapındaki tüm nörotransmitterları ezberlemek zorunda kalıyor? Merak ediyorum, mantık yine error veriyor…

Herakleitos’a göre çok bilmek, yani polymathos yerine derinlemesine bilmek anlamına gelen botnes durumu önemsenmelidir. Çünkü ona göre filozof olmak, diğer bir deyişle bilge olmak için anlamak, çoğaltmak, üretmek, bir anlamda yapıyı yoğurmak gerekir. Herakleitos çok şey bilmeyi (polymathos) yani pasif bir tutumla bilgi biriktirme ve yığmayı eleştirir. Bunun yerine insanın bilgiyi aktif bir biçimde edinmesi, evren hakkında derinlikli bir bilgeliğe ulaşması amacını öne çıkarır.

Bugünün gündemi, sınavsız atamalar ve hayat tarzına uygun eğitim. Hadi ben şanslıyım, kendi seçimim olduğunun ve ilgi alanımın farkındayım, seçerek okuyorum. Peki ya sınavsız atamaların olduğu iddiası varken, KPSS’ye girenler ne yapsın? Osmanlıca’yı okumak zorunda kalan öğrenciler ne yapsın? Seçecek olanlar için hangi ülkeye gittiklerinde geçerli olacak bu dil, hangi kaynaklara ulaşmalarını sağlayacak Osmanlıca okumak? İnsan Hakları dersinin kalktığı bir sistemde, “önce insan” olmaktan nasıl bahsedeceğiz şimdi biz? Temel haklarını dahi bilmeyen kişi, nasıl sorgulayabilir sistemi?

Bize dayatılan şeyler gerçekten bizim için, toplum için iyi olan şeyler mi? Sistemin şu anda bunu gerektiriyor olması, doğru olduğu anlamına gelir mi? Çokluk gerçek bir ölçü müdür? Çok olmak mı yoksa iyi ve adil olmak mı önemlidir?

Hani otomatiğe bağlamadan yaşayalım, günün modası lafıyla “an’ı yaşayalım” diyoruz ya? Ders çalışırken, bir bilgiyi, bir yazıyı okurken otomatik kalıplarımıza gitmeden gerçekten anlayabiliyor muyuz? Yoksa genel yargılarımıza mı kapılıyoruz? Hayatta hep bir sınav var ya hani, biz o sınavı geçmeye mi çalışıyoruz yoksa gerçekten anlıyor muyuz olanı biteni?

Amacım bilgi yığmak değil, bir düşünce kasını uyarmak. Çünkü “Delfi’deki Tanrıça ne konuşur ne de saklar, o sadece işaret eder.”Herakleitos

Daha iyi bir hayat yaşayabilirsin, sorgulamaya bugün başla!

İyi haftalar,

Ayşe Yazgan

P.S. Ben ders çalışma telaşesindeyken, yeğenim de benim bilgisayarımda çalışıyordu ve kendi blogunda paylaşmak üzerine bir yazıyı yanlışlıkla benim blogumdan paylaşmış, bu sevimli karışıklık için kusura bakmayın. Moda üzerine yazmadığım doğrudur 🙂