Etiket arşivi: koçluk

Çalışma odasından nerelere: Baba ben koç olmaya karar verdim!

Çok sevgili bir dostumun bloguna konuk olmuş çalışma odam. Yazıyı görene kadar ne yazıdan, ne de o fotoğrafların çekildiğinden haberim vardı doğrusu 🙂 İçinden gelmiş yazıvermiş, ne de iyi etmiş. İçtenliği ve bana hatırlattıkları için Zeynep‘e çok teşekkür ediyorum buradan.

Yazıyı okuyunca 1.5 yıl öncesine gittim. İnsan nasıl da unutuyor bazı şeyleri. İlk işi bırakmaya karar verdiğimde babamla aramızda geçen bir diyalogu hatırlattı bana.

Ben: Baba ben işi bırakmaya karar verdim. Koçluk yapacağım, eğitimler vereceğim. Dünyaya dair daha çok şey öğrenmek ve dünyayla daha çok şey paylaşmak istiyorum.

Babam: N’oldu kızım işinde bir sorun vardı da bizim mi haberimiz yoktu? Çok iyiydin sen işinde, hem severdin de???!!”

Ben: Severdim de, bir şeyler eksik işte baba. Hayat başka yerlere çağırıyor adeta beni.

Babam: Hayat kim, nereye çağırıyor??? Hem neymiş ki bu koçluk? Sen de hep kimsenin yapmadığı işleri buluyorsun.

Ben: Daha iyi değil mi baba? Herkesin yaptığı işi herkes yapıyor zaten.

Babam: O da doğru gerçi…

Ben: ?????! O kadar mı kararlı söyledim sahi?! Bu kadar kolay kabul etmeni beklemiyordum açıkçası.

Ne yalan söyleyeyim bu kadar kolay desteklenmeyi beklemiyordum. Babama o cevabı verebilmiştim çünkü itirazlara karşı kararımı savunmaya hazırdım da kabul görünce bu sefer içime bir parça kuşku düştü: babam haklı olabilir miydi, deliriyor muydum acaba?

Annem girdi o sırada araya, ve bir daha hiç kuşku duymadım kararımdan. Belki bazı şeyler yolunda gitmeyecekti, ama hiçbir şey de beni yolumdan edemeyecekti artık! 

Annem: Sen küçüklüğünden beri böyleydin, bir gün bu yola gireceğin belliydi. Ne kadar erken girersen, şimdiden kendinin patronu olur, ileride o kadar rahat edersin. Çok hızlı ilerledin iş hayatında, hep önden gittin. Daha da yükseldikçe daha da rahata alışırsın, o rahatı bırakması zorlaşır.

Babam: Ben koçluk nedir bilmem kızım, ben seni bilirim. Annen haklı, öyle kararlı anlatıyorsun ki belli sen zaten kafana koymuşsun. Ve sen kafana koyduğunu yaparsın. Yolun açık olsun kızım…

Aradan geçen 1.5 sene zarfında, hala tam olarak ne yaptığımı anlayamamış olmasına rağmen babamla, 13 yaşındaki yeğenim arasında geçen bir diyalog gözlerimi yaşarttı doğrusu:

Mert: Ben ileride ya avukat ya da koç olmayı düşünüyorum.

Babam: Bence koç ol sen de teyzen gibi, avukat çok var. (!)

İşte hayat böyle bir şey. Sen kararlı olunca, sevenlerin başta karşı çıksalar bile, sırf sen olduğun için en büyük destekçin oluveriyor.

Zeynep’in yazısı sayesinde çok içten şükrettim tüm aileme, bana ben olduğum için arka çıktıkları için. Başarıma ya da mesleğime değil, bana ve benim inancıma inandıkları için. Onlar için çok zor oluyor bazen farkındayım, anlatamadıkları bir mesleği olan ve geleneksel yolu seçmeyen bir küçük baş belaları var. Her halimle kabul görmenin verdiği güven için ne kadar teşekkür etsem az…

Dilerim bir gün herkes yüreğinin sesini dinleyebilir ve arkasında yüzlerce destekçi bulur, sırf kendisi olduğu için.

Zeynep’in blogu şıkır şıkır bu arada, hayırlı olsun ve yolu açık olsun. İşte Zeynep’in blogu ve çalışma odam: http://2cities1woman.com/calisma-odasi/ 

Sevgiler,

Ayşe Yazgan

ASKIDA İYİLİK: Gönülden Gönüle…

Askıda kavramını düğünlerde takılan takı adetine benzetiyorum: insan o an yakın olan bir arkadaşının, ya da birlikte çalıştığı bir iş arkadaşının düğününe gider, adettendir takısını takar. Kendisi evlendiğinde ise, aradan belki de yıllar geçmiş, o yıllar sizi ayrı yollara götürmüş, ya da siz evlenmemişsinizdir ve o sizin düğününüzde bulunamamıştır. Fakat sizin düğününüzde de aynı şekilde, daha önce takı takmadığınız, belki de sadece saatlerce aynı masada çalıştığınız ama işinizi değiştirdiğinizde bir daha görmeyeceğiniz insanlar takı takar; ya da hiç ummadığınız bir anda hayatınıza bir anlam katar, yardımınıza koşar.
Sistem böyle yürür gider… O an gerektirdiği için, o an içinden öyle geldiği için yaparsın; karşılığını beklemeden. 
Yapılan iyilikler de böyledir işte, sen birine yaparsın. O kişi başka birine. Unutursun gider. Başka bir zamanda, başka bir şekilde aynı iyiliği sana biri yapıverir bir anda.
KURAL, İYİLİĞİ ORTADA BİR HAVUZA ATMAKTIR, KİŞİYE YA DA DURUMA DEĞİL. Aynı şekilde, aynı anda ya da aynı kişiden gelmez her zaman karşılık ama HEP BİR ŞEKİLDE GELİR çünkü hayat debit-credit hesabı çalışır ve hayat iyi bir muhasebecidir, asla hesabı açıkta bırakmaz 🙂 
Öyle bir anda, öyle beklenmedik bir kişiden geliverir ki en ihtiyacınız olduğu anda, başınızı yukarı kaldırıp göz kırpasınız geliverir, denemeye ne dersiniz?
DAHA İYİ BİR HAYAT YAŞAYABİLİRSİN! BUGÜN BEKLENTİSİZ BİR İYİLİK YAP, HAVUZA AT!

Meslektaşım ve pek sevgili dostum Gülen Gündüz Yılmaz ile 10 Ocak’ta havuza bir iyilik attık. TEGV Yeniköy Öğrenim Birimi’ndeki yeni eğitim programımıza başladık, bu sefer çocuklara eğitim veren gönüllülerle. Aynı havuza iyilik atan diğer insanlarla; çok anlamlı bir gün yaşadık. Eğitim gönüllüleri, çocuklara öğretecekleri şeyi önce kendilerinde bulmak için “kendilerine” söz verdiler. Açtılar kocaman gönüllerini, aldılar bizi içeri 🙏

GÖNÜLDEN GÖNÜLE TEŞEKKÜR: Gönüllü olarak çalışırken, önce kendi üzerlerinde çalışma sorumluluğunu alan tüm kocaman yüreklere, Yeniköy Öğrenim Birimi Sorumlusu Nazan Akbaş’a ve tüm TEGV gönüllülerine sonsuz teşekkürler, GÖNÜLDEN YAŞAMANIN keyfini bir kez daha yaşattıkları için…

Gerçeği kelimelerin ve kavramların ardında aramak…

Ne çok boşaltıyoruz kelimelerin içini, kelimelerin içi boşaldıkça benim içimi hüzün kaplıyor. Evrende boşluk kalmaması, “debit-credit hesabı” gibi dengelenmesi böyle bir şey işte: kelimelerin, kavramların içi boşaldıkça benim içim şişiyor!
İçimi hüzün kaplayınca, alıyorum elime klasiklerden birini. Böyle zamanlarda en yapılmaması gereken şey aslında ama n’aparsın? Kanatmak istiyorsun bazen yarayı. Kanasın ki, iltihap aksın…
Aldım elime Sabahattin Ali’yi, iyice içimi hüzün kapladı iyi mi! Neden bu güzel cümleleri ben düşünemedim? Bana söyleyecek söz bırakmadığı için, içten içe kızarım bu “iyi” edebiyatçılara, felsefecilere! Hem kıskanırım, hem hayran olurum, hem de gücenirim: benden daha cesur oldukları için…
20140503-232522.jpg
Ah Sabahattin Ali ah! Seni de, Nietzsche’yi de okurken, hissettiğim duygu hep isyan! “Ama haksızlık bu! Benim bu cümleleri yazamamış olmam haksızlık! Beni kimsenin Maria Puder’i seven Raif gibi sevmemiş olması haksızlık! Maria Puder’in Raifi’i zamanında sevmemiş olması ise külliyen haksızlık!”
“Alayına isyan” ergen modum geçip de sakinleşince anlıyorum ki benim asıl isyanım bunları düşünememiş, yazamamış olmak falan değil. Benim asıl isyanım o çağda yaşamamış olmak! O aşkı, kelimelerin içinin dolu dolu yaşandığı o dönemi yaşamamış olmak. Düpedüz korkuyorum ya yaşayamazsam diye! Tüm öfkem bundan dolayı. Fark edince öfkem geçiyor, yine içimi hüzün kaplıyor. Sonra umut geliyor: korkumu dillendirmemi şefkatle bir köşede bekleyip, ben gerçeği fark edince yanıma yanaşan en yakın dostum.
Tatlı bir hüzün, tatlı bir karmaşa, tatlı bir umut içerisindeyim: Bir taraftan o çağda yaşamamış olmanın isyanını ve hüznünü yaşarken, bir yandan da bu çağın getirdiği teknolojinin nimetleri aracılığıyla bu satırları paylaşmaya utanıyorum, yine de yapıyorum!
  • Kelimeleri, kavramları birlikte didikleyebildiğim insanlar var hayatımda, benim kadar onlara değer veren; şükrediyorum.
  • Koçluk, etimolojiye – köken bilimine- yakın olduğu için şükrediyorum. Etimolojinin wikipedia’daki tanımı şöyle: “Etimoloji kelimesi de asıl, hakiki, gerçek anlamındaki ὁ ἔτυμος (ho étymos) ile söz, kelime anlamındaki λόγος / lógos kelimelerinin birleşmesi ile oluşmuştur.”
  • Gerçeği kelimelerin ve kavramların ardında, sorular sorararak buldurduğu için ve bu mesleği icra edebildiğim için şükrediyorum.
Ve hepimize harika bir Çarşamba günü diliyorum…
Ayşe Yazgan

Bir kitabı okurken geçen iki saatin ömrümün birçok senelerinden daha dolu olduğunu fark edince, insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünürüm.

Sabahattin Ali

Koçluk ve Mentorluk

Hiç sevemedim şu “bu budur, bu da budur!” cümlelerini, ama işte bazen bilgi verirken ve tanımlamalara girerken gerekiyor, elden ne gelir? Baktım bu aralar, “KOÇLUK” mesleğinin tanımı ile bir sürü kafa karışıklığı var, benim de misyonum koçluk mesleğinin toplumda doğru algılanması ve daha çok insana ulaşmasına katkı sağlamak olunca, konuya bir sürü dır’lı dur’lu cümle ile iştirak ettim, buyrunuz koçluk ve mentorluk arasındaki fark üzerine yazım.

Koçluk ve mentorluk, birbiriyle çok fazla karıştırılan; hatta çoğu zaman elele giden ancak temel noktalarda bir o kadar da farklı olan iki meslek…

Koçluk, coachee yani danışanda farkındalık yaratılması ve danışanın isteklerinin, koç tarafından sorulan güçlü sorular ile KENDİSİNE buldurulması.

Mentorluk ise, ilgili konuda bilgi ve tecrübe sahibi olan bir kişiye danışılması.

Koç kendi görüşlerini ve tavsiyelerini sunmaz; coachee-danışanının isteklerini buldurmak üzerine çalışır; mentor ise bilgi ve deneyimleri çerçevesinde kendi görüşlerini ve tavsiyelerini direkt iletebilir.

Koçluk ve mentorluk arasındaki en büyük fark ICF Etik Kuralları çerçevesinde çalışan profesyonel bir koçun tavsiye vermemesidir.

Örneğin, “MBA yapmalı mıyım?” sorusuna bir koç soru sorarak cevap verirken; mentor kendi tecrübelerinden yola çıkarak MBA’in artı ve eksilerini sıralar. Dolayısıyla da eğer kendisi MBA yaptıysa ve memnun kaldıysa önerir. Memnun kalmadıysa doğal olarak önermez…

Tavsiye paylaşımı “Koçluk” adı altında yapılmadığı sürece bunda bir sakınca da yok. Hatta kimi durumlarda koçluk ve mentorluk birlikte yapıldığında verimlilik artıyor ve süreç hızlanıyor. Örneğin, çoğu zaman kısa süre içerisinde yapılan bir iş görüşmesine hazırlık için danışanlar, koçluk ve mentorluk hizmetlerini birarada almayı tercih edebiliyor.

Özetle, danışanın hangisine ihtiyacı olduğu önemli. Tavsiye istiyorsa mentorluk, farkındalık ve uzun vadeli hedef belirlemek istiyorsa koçluk yapılmalı; her ikisini de istiyorsa danışana ayrımı belirtilmeli.

Ancak mentorluk alırken, mentorun görüşleri doğrultusunda hareket edildiğinin farkında olunması gerekir. Mentordan görüş ve tavsiyelerini alan kişinin, yine kendisine dönüp bu aldığı tavsiyelerin ne kadarının kendisine uygun olduğunu, hangi tavsiyelerin değerleriyle örtüştüğü, kendi isteğinin ne olduğunu belirlemesi gerekir. Bu noktada da devreye koçluk girer.

  • MENTOR Cevaplar sunar.
  • KOÇ Sorular sorar.
  • MENTOR danışana tavsiye ve görüş verir.
  • KOÇ danışana kendi görüş ve isteklerini buldurur.
  • MENTOR ile yapılan çalışmalar, mentorun duygu ve deneyimleri; iş, aile ve sosyal çevresi tarafından belirlenir, şekillenir. Odak noktası ve data sağlayıcı MENTORDUR.
  • KOÇ ile yapılan çalışmalar, danışanın duygu, deneyimleri; iş, aile ve sosyal çevresi tarafından belirlenir, şekillenir. Odak noktası ve data sağlayıcı COACHEE-DANIŞANDIR.
  • MENTOR dışarıdan bilgi sunar.
  • KOÇ içerideki bilgiye ulaşılmasını sağlar. 

İyi haftalar

Ayşe Yazgan

13 Eylül 2014

Hayat: En Büyük Öğretmen!

“ÖĞRETMEK İÇİN İLLE DE KONUŞMAK YA DA NUTUK ÇEKMEK Mİ GEREKİR?

Oysa hayat öyle öğretmez; ki hayat en iyi öğretmendir. Hayat seninle konuşmaz. Adamı oradan oraya sürükler. Her sürüklediğinde bir şey söylüyordur.

“Silkin ve uyan. Öğrenmen gereken bir şey var!” diyordur.

Bazısı kendini hayatın akışına bırakır. Diğerleri öfkelenir ve ona dur der. Bazıları ise, bir şeyler öğrenmeye gerek duyar ve ister. Öğrendikçe yoluna devam eder. Çoğu pes eder…

Öğrenmezsen, suçu birilerine atarak geçirirsin; işine, düşük maaşına, patronuna. Ömrün boyunca bütün maddi sıkıntılarına çözüm olacak o büyük günü bekler durursun. “

Robert Kiyosaki- Zengin Baba Yoksul Baba’dan Özetle sorun bensem, o zaman beni değiştirmem gerekir. İnsan ancak sorunun kendinden kaynaklandığını anlarsa, o zaman kendini değiştirebilir. Sorunun parçası olduğunu kabul eden, o zaman çözümün parçası da olabilir. Üstelik, kendini ve bakış açını değiştirmek, başkalarını değiştirmekten çok daha kolay! 

Ayşe Yazgan

Eyvah! Hobim İşim oldu! Girişimcilerin Yeni Bir Hobi Edinmesi için 3 Sebep

Hobisini işi haline dönüştüren girişimcilere herkes imrenir, cesaretlerini takdir eder. Sonra da neden kendilerinin bunu yapamadıklarına dair sebeplerini sıralar ya da ilham alır ve bir gün kendisi de hobisini işi haline dönüştürmek istediğini söyler; karşılıklı temenni alış-verişlerinde bulunulur…

Son bir senedir hobisini işi haline dönüştürmüş bir girişimci olarak, bahane sıralayanlara bir sebep daha vermek ya da ilham alacaklara bir uyarıda bulunmak istiyorum: Dikkat! Hobiniz işiniz olduysa, hemen yeni bir hobi edinin!

Çünkü ne kadar sevseniz de, hatta aksine çok sevdiğiniz için fark etmeden 7/24 iş düşünmeye başlarken buluverirsiniz kendinizi. Eski hobiniz/yeni işinize musallat olmayın, rahat bırakın ve hemen başka bir hobi daha edinin.

Pırangalarınızı kırmış olmanın verdiği o kızgın kumlardan serin sulara atlama hissi adamı sarhoş eder ve çalışıyormuş gibi hissetmediğiniz için de, bir bakmışsınız ne haftasonunuz, ne geceniz, ne gündüzünüz, ne de yaz tatiliniz var! Hepsi var yine aslında, ama hepsi işiniz olan hobinizi düşünerek geçmeye başlamış.

Hani Amerikan dizilerinde, sürekli kendisiyle uğraşan ebeveynlerine “Go, get a job!” der ergen genç, “gidin kendinize bir iş bulun da benimle uğraşmayın!” anlamında. Bu yazıyı yazarken eski hobinin, tutkulu girişimcilere seslenişini duydum adeta:

Eski Hobi/Yeni iş: Git kendine bir iş bul!

Girişimci: Seni buldum ya!

Eski Hobi / Yeni iş: O zaman git kendine yeni bir hobi bul, benimle uğraşma!

Eyvah hobim işim oldu!

Girişimcilerin Yeni Bir Hobi Edinmesi için 3 Sebep:

1- Ne kadar severek yapsa da insan, adı üstünde insan yine de insan! Kendinize işinizi “düşünmeme sözü” verdiğiniz zaman aralıklarını belirleyin. Ve mutlaka bu konuda belirli günler, saatler, haftalar koyun. Örneğin ben bu yaz, bir ay boyunca Bodrum’da çalıştım; telefonla seans görüşmelerimi, iş görüşmelerimi ve araştırmalarımı yaptım; yani her gün elimde bilgisayar ve şarj aletlerimle oradan oraya taşındım. Bilgisayarımın yanımda olmadığı anlarda, elinden atarisi alınmış 80’li kuşak çocuğu gibi eksik hissetmeye başladığımı fark ettiğim anda alarm sesini duydum ve hemen kendime mola vermek için haftanın belirli bir gününü ve günün belirli bir saatini belirledim. Çünkü ben işimi ömür boyu severek yapmaya devam etmek istiyorum, bir eksiklik hissettiğim için, ya da zorunlu olduğum için değil, keyif aldığım için! Kendi kendimi işimden, işimi de kendimden soğutmaya hiç niyetim yok.

Hangi çocuk dondurma yemeyi sevmez? Ama sırf seviyor diye 7 gün 24 saat de çocuğun peşinde dondurmayla koşulmaz ki!

2- Ne kadar severek yapsa da insan, iş adı üstünde yine de iş! Bir kere o hobinin başına “iş” kelimesi geldi mi, tüm sorumluluk değeri olan ve başarı odaklı insanların “ideal” olanı yapma düğmesine basılmış gibi bir hal takınmaları genel bir durum olsa gerek. Hobi olarak yaparken bir kaygı taşımazken, şimdi karşılığında para alıyoruz diye duyulan sorumluluk insanı diken üstünde hazır ol’a geçiriyor! İşte tam da bu sebeple, rahatlamak için acilen yeni bir hobi edinmeli. Eski hobi/yeni iş’e de artık sadece profesyonel meslek gözüyle bakmalı…

3- Ne kadar severek yapsa da insan, adı üstünde hobi sadece hobi olmalı! O yüzden yeni bir hobi edinmeli, eski hobi/yeni iş rahat bırakılmalı. Hem başka bir alana odaklanmak, hem bakış açısı değiştirmek, hem de yaratıcılığı artıracak yeni bir alanda enerji depolamak, yenilere yer açmak için yeni bir hobi edinmeli…

Hobisini işi haline dönüştürmüş girişimcilerin yazıyı okur okumaz, hemen bu hafta – ertelemeden- yeni bir hobi edinmesi niyetiyle…

P.S. Hobimi işim haline getirdikten sonra benim yeni hobimi merak edenler için gelsin: “Dans Etmek Tüm Beden Savunmasızlıktır”

Ayrıca bu yazıyı okuyan, ilham alan, hobi edinen, ya da yazıyı faydalı bulan girişimciler ve girişimci adayları: yorumlarınızı bekliyorum!

İyi haftalar,
Ayşe Yazgan

Olmak ve Yapmak: İşte bütün mesele bu!

Meslektaşım Hande Akın “Kadın Olmak” adında bir kitap yazdı, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde de tüm kadınlara armağan etti. Sonunda ben de bu yaz tatilinde okuyabildim kitabını. Hande’yi tanıdığım için, onun o yumuşak tonlaması, narin el hareketleri ve sesi kadar yumuşak gülümsemesini eksik etmediği konuşmasıyla, huzur veren sesinden dinler gibi okuduğum için bana daha da anlamlı geldi “Kadın Olmak”. Çünkü Hande yazdıklarını, yaşayan; anladıklarını uygulayan insanlardan…

Bir sürü güzel şeyler yazan, yapan insanlar var. Bazılarının yazdıklarına ve yaptıklarına hayran olup, sonra kendilerini tanıdığımda ve yazdıklarıyla yaptıklarının örtüşmediğini gördüğümde hayal kırıklığına uğruyorum bazen. Bir insanın her şeyi halletmiş olmasını beklemiyorum elbette. Henüz halletmemiş olduklarını halletMİŞ GİBİ göstermesini etik olarak doğru bulmuyorum sadece. Bir doktorun ölümsüzlüğü vadetmesi yerine, “ben de insanım ve hastalanıyorum ama hastalandığımda iyileşmesini biliyorum” demesini anlamlı buluyorum…

İşimde ve özel hayatımda “dişil enerji-eril enerji” terimlerini çok sık kullanıyorum ve bazen anlamlarının çok farklı şeyler ifade ettiğini görüyorum. Dişil / dişi deyince ilk akla frapan, bakımlı, kırmızı rujlu kadınlar geliyor. Oysa tüm bunlar dışarıdaki aksesuarlar, yani “yapma hali”; dişil enerji ise içeriden gelen bir şey, yani “olma hali”. İçeride olanın dışarıya yansıması, yumuşaklık, yapıcılık, zarafet, kabulde oluş, herkese ve her şeye ama ilk önce kendine sevgiyle yaklaşma hali…

“Olmak” ve “Yapmak”’ hallerinin birleşimi olan insanlar, her ne yapıyorsa “öyle olduğu için onu yapan” insanlar bana ilham veriyor, daha sahici geliyor. Eril enerjim yani, sol beynim yapılabilirliğini kanıtlamak isterken, ilk önce bunu söyleyende arıyor kanıtı. Uygulama birinci elden yapılmamışsa, sol beynim hemen soru işaretini basıyor! Özetle içeriden gelenin dışarıya yansımasını samimi buluyorum. Ve içeride olduğu halini, dışarıya yansıtabilen insanları…

İşte bu sebeple Hande’yi içeriden gelenleri yansıttığı için destekliyor ve ilham alıyorum. Hande kitabında, hem kendi hayatından hem de danışanlarıyla diyaloglarından örneklerle kadın olmanın ne demek olduğunu özellikle de dişil-eril enerjiyi çok samimi ve cesur bir şekilde anlatmış. Ne demek istediğimi Hande’yi tanıyorsanız ya da televizyonda bir programda konuşmasına şahit olmuşsanız çok iyi anlamışsınızdır zaten. Dişil enerji-eril enerji ile kast edilen nedir anlamak ve Hande Akın’ı tanımak istiyorsanız da kitabını okumanızı ve insanın içini açan pespembe renkleriyle huzur ve dişil enerji saçan ofisini ziyaret etmenizi öneririm 🙂

Aysosh’un Bodrum Gözlemleri Vol 1: En öksüz kalan dert, adını koyamadığın dert…

Şimdi bir kere zaten maalesef tatsız bir hadiseyle, annemin ayağının kırıldığının haberini alınca ilk uçakla apar topar gittim Bodrum’a. Hiçbir hayati tehlikesi olmayan, oldukça günlük bir sorundu bu. Üstelik yakın bir aile dostumuz olan ve aynı zamanda oldukça yakın bir arkadaşımın babası olan Kemal Amcamızı kaybettiğimiz, hüzünlü günlere denk gelen bu olay için söylenmeye kimin ne hakkı vardı!
Duruma el koymak üzere hemen gittim gitmesine de, ortamda her an patlamaya hazır pimi çekilmiş bomba gibi, gergin bir hava hepimizde. Hepimizin beklediği bir Bodrum varmış, ama hiçbirimizinki bu değilmiş! Hal böyle olunca da hayal kırıklığı, moral bozukluğu…

Neden böyle basit bir durumda dağıldık biz şimdi diye düşündüm ve Bodrum gözlemlerimden ilki, “adını koyamadığımız dertler, aslında en öksüz kalan dertler” olarak çıktı ortaya: En basit görünen, oldukça günlük hayata dair, söylenmeye layık bulmadığımız, söylesek şikayetçi olmaktan korktuğumuz ama aslında günlük hayatta belimizi büken, o günlük hayatın kalitesini düşüren dertler…En bu konuda “dertli” dertler, gerçerli sebebi yani adı olmayan, o yüzden de söylenmeye layık olmayanlar olsa gerek. Dertlensen, senden bin beteri var; dertlenmesen içinde bir şey dır dır dır beynini yiyor: “bir şeyler ters gidiyor ve sen oralı bile olmuyorsun! Adını koy, kabul et ki halledebilesin! Yok sayarak bir yere varamadığın kesin. Şikayet etmeden de hayal kırıklığı yaşayabilirsin.”

Objektif bir bakış atalım tabloya:

Görünürde anneanne ve dedesiyle Bodrum’a tatil yapmaya; ideal senaryosunda ise gündüzleri sitedeki arkadaşlarıyla denize girip, futbol maçı yaparak; gecelerini ise market çevresinde gece sohbetleriyle geçirme hevesiyle gelmiş olan ve birden hayalleri suya düşmüş; çünkü anneannesinin yedek ayağı olmuş, getir götür işlerinden sorumlu 13 yaşındaki erkek yeğenim; nam-ı diğer “evimizin ergeni”.

Tipik 60 yaş üstü Türk erkeği formatında, emekli olduktan sonra kendine hobi bulamadığı için karısına bir nevi bağımlı hale gelmiş; onsuz artık araba bile kullanamayan, kendi kendisine yemek yemeyi sevmeyen, Meloş’u olmadan denize gitmeyen; özetle bu aksaklıkla sudan çıkmış balığa dönmüş ve şu anda belirli bir sürede geçecek basit bir ayak kırığı olduğunun farkında ama aslında bu deneyimi geleceğe taşıdığı için Meloşuna bir şey olsa, başına gelecekleri gözünden film şeridi gibi geçiririrken çaresiz hisseden ve morali oldukça bozuk bir baba.

Tatilin ikinci gününde ayağını kırmış, üstelik bu talihsizliğe oldukça kilolu bir döneminde yakalanmış; kronik bel fıtığı sebebiyle tek ayağının üzerinde hareket etmekte oldukça zorlanan; o sıcakta denize giremeyip tuvalete gitmek için bile merdiven çıkması gereken bir evde, morali bozuk iki erkekle tıkılmış kalmış ama hala “buna da şükür” diyerek herkesin moralini düzeltmeye çalışan, ve yardıma muhtaç olduğu için içte içe kendini güçsüz hisseden fedakar bir anne.

Zamanının büyük bir bölümünde kendiyle baş başa kalmaya alışmış, istediği saatte yatıp, istediği saatte kalkan yani gece kuşu olan; her gün en az bir saat sessiz bir ortamda meditasyon yapan; çoğunlukla kafasının içinde yaşayan, ve şimdi tüm bu özgürlükleri kısıtlanmış halde “Ayşe!” seslerinin dört bir yanda yankılandığı bir evde sabah kahvaltı hazırlamak için erken kalkan bir ben!

Bildiniz: ortamdaki hayal kırıklığı kokusu buram buram! Herkeste her nefes alış-verişte bir “ne umduk, ne bulduk! Ama buna da şükür, söylensek olmaz şimdi.” soluğu…

Hepimizin alışık olduğumuz düzenin bozulmasıyla değerlerimiz çakıştığında böyle hissettiğimizin güzel bir örneği, tam bir case study. Şimdi uzun uzun anne-babamın veya yiğenimin değerlerini inceleyemeyeceğimizden, ve burada hazır üzerinde çalışılmışı olduğundan benim değerlerimden gidelim: (Konu çok uzayınca değerlerimi blogumda başka bir yazıda anlattım: http://wp.me/p43UJw-bv)

İlk önce, hepimiz beklentilerimiz karşılanmadığı için hayal kırıklığına uğramış olduğumuzu kabul ettik. Sonra da durumu değiştirme imkanımız olmadığı için, bu durumla ilgili en ideal şekilde ne yapabileceğimizi konuştuk. Hepimizin temel değerlerimizin günlük yüzdesini bir nebze değiştirmesi, değerler terazisini yeniden ayarlaması gerektiğini fark ettik. Benim bu durumda özgürlük, ve kişisel gelişim değerlerimi kısmam, sorumluluk ve aile değerlerimin yükseltmem gerektiği çok açıktı.

* Yeğenimin; anneanne ve dedesinin “yaşlılık işte, napim söylemezsem unutuyorum çocuuuum” “Meeeert ilaçlarımı getirir misin?” “Meeeert gözlüğümü gördün mü?” diye taramalı tüfek gibi üst katla alt kat arasındaki bağlantıyı sağlayan lojistik bakanlığı görevindeki yükünü hafifletmiş oldum.
Annemden aldığı direktifleri benden almaya başlayan babamın morali düzelmiş; belli ki artık gideceği rotayı bilmek ona da iyi gelmişti.
Annemin de “Evin en küçüğü olmana ve kendi evinde bunları yapmaya alışık olmamana rağmen, sana prenses de desek kadın eli başka oluyor tabi!” demesinden durumdan memnun olduğu anlaşılıyordu…

IMG_2798

Hem ev, hem değerler düzenimizi oturtmuştuk ki, bu sefer annemin beli kitlendi ve ağrılar içerisinde kıvranarak, acıyla kıvranır halde banyoda kalakaldı. Hayatım boyunca şikayet etmesine değil, kahkaha atmasına alışık olduğum annemi acılar içinde kıvranırken görüp, hiçbir şey yapamamak; ve morali bozuk bir köşede donup kalmış, muhtemelen şekeri tavana fırlamış babamın çöküşünü görmek, gerçekten çok çaresiz hissettirdi. Annemi ambulansla evden çıkardık, ilk uçakla İstanbul’a gönderdik, ve İstanbul şubemizdeki görevlerini başarıyla sürdüren ablalarıma teslim ettik. Neyse ki, Meloşumuzu tekerlekli sandalye ayarlayıp, bir kez olsun balığa götürebilmiştik…

 

IMG_2826

IMG_2840

Bu arada iki cümleyle geçtiğim kısımlar, benim ömrümden maalesef iki cümleyle geçemedikleri için, babamın ve arabanın da İstanbul’a transferini ayarladıktan sonra benim ve yeğenimin tatil yapmasına karar verildi. Benim de tatile ihtiyacım vardı doğrusu! Tabi evimizin ergeniyle baş başa geçen kısımdan bambaşka gözlemler ve hikayeler çıktı. Onlar da başka bir yazıda…

Şimdi annemin beli daha iyi, düz ayak İstanbul’daki evinde alçısına ayrılan süresinin dolmasını bekliyor, tezkere bekler gibi. Ben de Bodrum’dan döner dönmez, önce evimle kısa bir hasret giderip bavulumu attığım gibi Meloşuma geldim.

Belki hayaller, beklentiler varsa ve onlar karşılanmazsa hayal kırıklığı oluyor hayatta. Ama insan söylenmeden, aynı zamanda da yok saymadan; küçümsemeden, aynı zamanda abartmadan, durumu kabullenince yeni bir düzen oluşturuyor, değerlerinin günlük hayatı içerisindeki yüzdelerini değiştiriyor, yani durum ve değerler ayarlaması yapıyor ve yeni duruma adapte oluyor.

Bir nevi dertleşme, öksüz kalan derdimi sahiplenme, bir nevi kıssadan hisse…

Yeter ki sağlık olsun şu hayatta!

Sevgilerimle,
Ayşe Yazgan

Koçlukta Değerler ve Aysosh’un Temel Değerleri

Koçlukta temel olarak kullanılan değerler kavramı: bizi biz yapan, bizim için önemli olan ve onlar olmazsa hayatımızda bir şeyler eksik duygusu yaratan özelliklerimiz, öncelliklerimizdir. Bir nevi, hayattaki misyonumuz, vizyonumuz, anayasamız gibi…

Birçok yazıda kendimden örnek verirken, örnekleme açısından hep değerlerime referans veriyorum. Her yazıda uzun uzun anlatmak fırsatı olmadığından, Aysosh’un Temel Değerleri özel sayısını oluşturdum:

Bir kere en büyük değerim özgürlük! Özgürlük değerimden daha önce de sık sık bahsetmiştim. Özgürlük ile kast ettiğim, istediklerimi yapmaktan ziyade, istemediğim şeyleri yapmamak; özetle kendimden vazgeçmemek.

Onunla beraber başı çeken değerim kişisel gelişim, yani kendimi tanımak ve fark ettiklerimi ne yapacağımı düşünüp durmak, sonra da uygulamaya koymak. Hemen arkasında sorumluluk duygum, yani başladığım işi bitirmek, sonucunu görmek ve aile değerlerim takip ediyor. Bir de, öncesinde desem değil, sonrasında desem değil; hepsini kapsayan “integrity” yani özü sözü bir olma hali var. Her ne yaparsam en ideal olan, en adil olan ve hem kendi içinde hem de diğerleri içerisinde en tutarlı olan davranış ve uygulamayı yapmam gerek gibi bir duygu…

Hani insan çocuklarının hangisini daha çok sevdiği sorusuna cevap veremez ya; benim de temel değerlerimin hepsinin yeri ayrı. Tabi bunlar başlıcaları, başka birçok değerim var ve zaman zaman öncelikleri değişiyor…

İnsan bu temel değerleri yerine getirmezse mutsuz olmuyor belki ama tatminsiz oluyor; değerler onurlandırılamayınca hep bir şeyler eksik duygusu ortaya çıkıyor! Ve bu değerlerin farkında olmayınca adı konamayan bir dert içimizi dır dır dır kemiriyor…

Koçluk ilişkisinde ilk iş olarak bu değerlerin bulup çıkarılması için çeşitli yöntemler kullanılarak, farkındalık oluşturuluyor,  yani o huzursuzluğun adı konuyor; daha sonra da bu değerlerin kişinin hayatında belirleyeceği hedefler ve alacağı aksiyonlarla dengelenerek daha ideal ve “fulfilled” yani tatmin olunmuş bir yaşam yaşaması amaçlanıyor.

(Bu vesileyle ne iş yaptığımı bir türlü anlatamadığım Almanya’daki tüm akrabalarım, eve sipariş getiren bakkal amcam, ve temizlik yaparken gereksiz (!) gördüğü eşyalarımı aradığımda bulamayacağım yerlere koyan sevgili Fidan Abla’ma sevgilerimi göndermek istiyorum…)