Aylık arşivler: Şubat 2014

Self Love is the Only Eternal Love!

20140228-100454.jpg
Aysosh’ca çevirisi: Genç kadın bir gün, onu mutlu edebilecek tek kişinin kendisi olduğunu anladı, gücünü topladı ve dünyadaki yerini hatırladı! Hiç olmadığı kadar ışık saçıyordu…
Bitmeyen tek aşk, kendinle yaşadığın aşk… Günaydın!
Reklamlar

Ayşe’nin Gözlem Evinden Ayşe’ce Gözlemleri: İltifat Kabul Edemeyengillerden Misiniz?

Huffington Post’ta yayımlanan bir makalede yapılan bir araştırma sonucu paylaşılmış, oldukça dikkatimi çekti ve tabi aldı götürdü yine beni başka yerlere…

“According to a survey conducted by TODAY and AOL, 81 percent of adults give a polite “thank you,” which is the most accepted reaction when it comes to being given a compliment. Only 7 percent of adults respond with self-deprecating statements, such as ‘I thought I looked terrible,’ and women were actually a little more likely to be comfortable with the admiration than men.”

İltifat aldığımızda bunu nasıl karşıladığımız, kendimize verdiğimiz değerle doğru orantılı… Gayet doğal olarak kabul edip ‘Teşekkür ederim’ diyebiliyor muyuz ve tadını çıkarabiliyor muyuz yoksa ‘Yaaa öyle mi dersin, aslında bugün çok kötü gözüktüğümü düşünüyordum!’ gibi cevaplarla özür dilercesine kabul etmemenin binbir yolunu mu arıyoruz?

Eğer ‘iltifat kabul edemeyengillerdenseniz’ kötü haber! Çok büyük olasılıkla, mükemmeliyetçi ve kendi kendini sabote eden bir yapınız var. Yani kendiniz için koyduğunuz standartlar çok yüksek.

Bu sendroma ”Hiçbir başarılı yeterli değil!’- ‘It is never enough!’ sendromu adını taktım, içimizdeki sürekli olarak dırdır eden, hiçbir şeye beğenmeyen, eleştiren sese ise ‘dırdırcı’.

Sürekli dırdır eden, eleştiren insanları kimsenin sevmediğini tartışmaya bile gerek yok! Biz de sevmiyor ve çevremizdeki ‘dırdırcı’ lardan bucak bucak kaçıyoruz ama kendimizi acımasızca eleştirmekten hiç kaçınmıyoruz! Ne trajikomik bir durum! Ne büyük bir ironi…

Sürekli başaramadıklarımıza odaklanmak yerine, bugün önce bir başardıklarımızı, kat ettiğimiz yolu kutlasak? Bugün dırdırcıyı susturup, ‘Ah bir de beni kendi gözünden görsen öyle harikasın ki! Bayılıyorum sana!’ diyen sesin volume’unu açsak mesela? Sonra yine geliştirilmesi gereken yanlarımıza bakarız, ama önce modumuzu bir yükseltelim hele!

Aysosh’s Mood of the Day: Treat YOURSELF the way you want to be treated!
Aysosh’dan Günün Modu: Sana nasıl davranılmasını istiyorsan KENDİNE de öyle davran!

(Makalenin tamamına ve İngilizce oijinaline linkten ulaşabilirsiniz: http://www.huffingtonpost.com/2014/02/20/responding-to-compliments_n_4825758.html)

Sevgiler,
İyi haftalar
Ayşe Yazgan

20140224-113632.jpg

Yazdım ama hem de Ne! Anlayamazsınız! “Ben Şimdi Soyunuyorum ama Bakmazsanız Sevinirim” der gibi…

Eski günlüklerin içinde kayboldum bugün, daha doğrusu bambaşka bir şey yapmak için çalışma odasında dosya ararken “tesadüfen” içinde buldum kendimi!
Meğer “kitabımı” 14 yaşında yazmaya başlamışım, ironiktir ki 17 yıldır hala yazıyorum 🙂 Hafıza ne kadar garip bir şey, hep yazmayı sevdiğimi ve kitap yazmak istediğimi bilirdim de buna ciddi anlamda başladığımı hatırlamıyorum bile! Şöyle bir cümle görünce içerisinde afalladım doğrusu: “bugün kitabımın ilk bölümünü bitirdim.”  Ve yıl 1997!

Yazdıklarımı bırakın biriyle paylaşmayı, bundan kimsenin haberi bile yoktu, annemin babamın bile. Bundandır blog yazmak için bu kadar geç kalışım, bundandır yazılarımı paylaşmakta bu kadar zorlanışım… Yazılarım benim ıssız adam! Yazmak benim terapim! Yazılarım benim mahremiyetim! Bundandır sığınmak istediğim, dertleştiğim iç dünyamı göstermek istememem! “Bu kafayla bir 17 yıl daha kitabımı yazıyor olurum herhalde!” diyerek bunu da utana sıkıla paylaştım; ben şimdi soyunuyorum ama bakmazsanız sevinirim der gibi! 🙂

2001 yılında yazdıklarımı okuyunca daha da bir afalladım! Bugün hissettiklerim ve yazdıklarımla neredeyse aynı!

Sanki aradan hiç zaman geçmemiş, her şey tekrar tekrar yaşanmış; hatta aslında hepsi aynı anda yaşanıyormuş da biz belli yıllarda, belli kısımlarına şahit olmuşuz her seferinde gibi…Ya da yaşayacaklarımı yazmışım, bugünümü o gün yazarak yaratmışım gibi…
Sanki başka evrenlerde aynı zaman diliminde, o ben’le aynı anda yaşıyormuşum gibi…

O yazıları okurken hissettiklerimi anlatmak çok ama çok zor, belki de anlatsam da anlaşılmaz diye saklıyorum yazılarımı kendime…Paylaşmayarak, bir gün anlaşılma ihtimalini kendime saklıyordum…Belki de anlaşılma gibi bir derdim bile yok!
Çok garip bir his… Yazdığımı ve yaşadığımı unuttuğum şeyleri bugün karşımda görmek; onlardan habersiz aylardır aynı şeyleri yazmak ve yaşamak. Tek farkla: o 18 yaşındaki ben’in çok daha net, çok daha cesur, çok daha kaygısız yazmış olması.
Aşka dair, yaşam amacını arayan bir kızın hayata dair bazı düşüncelerini daha yaşamadan yazmış olması…

  • 2001’deki krizde şimdi olduğu gibi doların artışı ve ülkenin belirsizliği üzerine;
  • Böyle bir dünyaya çocuk getirmek konusundaki kaygılarım üzerine;
  • Küresel ısınma yüzünden yıllar sonra kim bilir belki de 38.doğum günümü Ocak ayında güneşlenirken kutlarım demem ve her geçen yıl küresel ısınmanın artması üzerine ve;
  • Sakatlıklarla dönüm noktaları arasındaki “tesadüfler” üzerine…

 

Yıl 2000: “Mutlulukla mutsuzluk arasında ne vardır diye sordum bir arkadaşıma bugün. ‘Blank’ (boşluk) dedi…Boşlukta mıyım? Bu soruyu kendime ve başkalarına sormaya devam edeceğim…”

Yıl 2000: “Hobisi olmayanın fobisi olur. Hobisi olmayıp fobisi olanlar, işlerini hobi haline getirir. Oysa hobisi olanlar, işleri bittiğinde hobilerini işleri haline getirirler. Bu laf çok hoşuma gitti, benim hobim de bu, kim bilir belki ileride işe dönüşür :)”

Yıl 2001: “Galiba bütün deneme yazarları benim gibi anlaşılmadıklarını hisseden insanlar ki, kalem ve kağıtla dostluk ederek kendilerini anlatmak ihtiyacını duymuşlar…”

Yıl 2001: “Sakatlığım; karmaşıklığımdan kurtulmak, düşünüp netleşmek için bana verilmiş bir fırsat gibi adeta! Acı acıyı söker misali, karamsarlığı unutturacak yeni bir felaket! İsyanın faydası yok, durumu kabullenmeye; kötünün en iyisini yaşamaya, bundan ders çıkarmaya ve içindeki iyi şeyleri ayıklamaya koyulma zamanı!”

(2001’de ayakla ve ameliyatla başlayan sakatlıklar, 2005’te yine ayakla tekrarlanmış, 2 hafta ve dikişle kurtulmuşum, yine o da bir dönüm noktasıyla sonuçlanmış; sonra 2013’de arka arkaya ayaktan iki sakatlık, bir ameliyat ve en büyük dönüm noktası…)

Bu bir mesaj mı, yoksa “ilahi bir tesadüf” mü? Neden bugün çıktılar karşıma? gibi sorularım var kendime! Şimdi bana müsade, o küçük ben’e şarkı söylemeye gidiyorum: http://www.youtube.com/watch?v=wXhMqDotfLk

Duygusalım, daha doğrusu bir tuhafım yani bugün, kusuruma bakmayın…Tek kelimeyle anlatacak olursam “sarsıcı” bir deneyimdi.

HEM DE NE! ANLAYAMAZSINIZ 🙂
Ayşe Yazgan

Bunalma Adolf ;)

20140223-020302.jpg

Haziran’dan beri bir gün bile durulmayan bir ülke, her gün yeni bir olay, merkur desen hep geri hep geri! Internet sansürünü onayladığını internetten duyuran bir cumhurbaşkanı, bir gün sisler altında ertesi gün üzerindeki sis perdesini kaldırıp güneşlenmelik bir yaz havasına bürünen bir İstanbul…
Sen de soruyorsun ben neden böyleyim! Bu da soru mu 😉 Şair bu dizelerinde şu ara mantık aramayın, kendi dengenizi korumaya bakın diyor!
Bunalma Adolf 😉 Bu dönemde en güzeli kendini en iyi hissettiğin kıyafetleri giymek, kendini en güvende hissettiğin yerlerde, en dengede ve en “kendin” hissettiğin insanlarla olmak…

Ayse Yazgan