Aylık arşivler: Ağustos 2014

Winners Quote

winners

You can fail but you should never quit!

Ayşe Yazgan

Reklamlar

Dans Etmek Tüm Beden Savunmasızlıktır!

Kendimi bildim bileli felsefe, kuantum ve psikolojiyle ilgiliyim. Geçen sene hobimi işim haline getirip, profesyonel olarak koçluk yapmaya başlayınca, baktım bana yeni bir hobi gerek.  Oldum olası da dans etmeyi çok severim, bu senenin başında Latin Dansları okulunda Salsa ve Bachata’ya başladım. Çok da iyi yapmışım! (Bakınız: “Eyvah! Hobim İşim oldu! Girişimcilerin Yeni Bir Hobi Edinmesi 3 Sebep”
Erkek gibi savaşan metropol kadınları ve metroseksüellikten kadına nasıl davranılması gerektiğini unutan erkeklerle dolu plazalardan sonra; kadının kadın gibi, erkeğin erkek gibi olduğu bir yer dans salonları…
Özellikle de Salsa: Tamamen erkeğin yönettiği, ama bunu oldukça nazikçe, çaktırmadan, dışarıdan bakanın gözüne sokmadan yaptığı; kadının da erkeğin komutlarına teslim olup, kendi hareket alanında ise serbest olabildiği ve zarafetle salınabildiği tutkulu bir dans…
Salsa’da kadının işi hem çok zor hem de çok kolay: kendini bırakmak, tamamen karşıdan gelecek komuta güvenip teslim olmak, alışmamış olan için çok zor. Bir de nazikçe söyleyince anlamaz ya insan! Kendini bıraktığında ise, karşıdaki erkeğin senin adına tüm dansı yönlendirmesi, hiçbir şey düşünmene gerek kalmaması, tüm koreografiyi erkek belirlediği için kadının sadece “orada olması” ise işi çok kolaylaştırıyor. Zor olan “sadece orada olabilmek”!
Doğal akışında, doğayla paralel bir şekilde koreografi akıyor. İki vücudun bir gibi, birlikte hareket etmesi, birbirini aynalaması. Ne kadar da hayat gibi! Danstan öğrenip hayata, doğadan öğrenip dansa aktarıyorsun.  Aynı zamanda ne kadar da çelişkili, hayat gibi: Kontrol etmeye çalışırsan, kontrolden çıkıyorsun! Bir bakmışsın hareketleri düşünerek otomatik bir şekilde arka arkaya yapan, teknik olarak doğru ama “Michael Jackson styla” hareketlerle dans eden robotun biri olup çıkmışsın.
Salsa
P.S. Daha önce de soranlar olmuştu Etiler’de Hande Ermiş’in HEP Dans Okulu’na gidiyorum. En iyi dans okulu mu bilemem, çünkü ben başka dans okuluna gitmedim. Hobisini işine dönüştürmüş, işini severek yapan, öğrencileriyle kocaman bir aile oluşturmuş bir insanın enerjisi ve o güzel enerjiye göre hayatın ona gönderdiği insanlarla bir arada ve “kendim gibi” olabilmek benim için en iyi dans okuluna gitmekten daha önemli. “Peki, sen birkaç ay düzenli dersten sonra iyi dans edebiliyor musun?” derseniz: Onu da bilmiyorum. Ne zaman hareketi doğru yaptım mı diye düşünerek dans etsem, kötü dans ediyorum; ne zaman kendimi bıraksam hareketler akıyor ve ben müthiş bir keyif alıyorum, sadece onu biliyorum…
Bir kitapta şöyle bir ifade okumuş ve bayılmıştım: “dans etmek, tüm beden savunmasızlıktır.”  Tüm bedeninle kendini ifade etmeye çalışırken, nasıl gözüktüğünü ve başkalarının hakkında ne düşündüğünü umursamak kadar insanı savunmasız hissettiren bir şey yok diye anlıyorum ben bu sözü. Ve savunmasızlığa giden yol, güvene giden yoldur aynı zamanda. Çünkü güvendiğinde, savunmaya da ihtiyaç duymaz insan. 
Hayatla ve an’da dans edebildiğimiz; şu hayatta doğru mu yaptım diye düşünmeden, kendimiz gibi dans edebildiğimiz günlere!
İyi haftalar,
Ayşe Yazgan

Eyvah! Hobim İşim oldu! Girişimcilerin Yeni Bir Hobi Edinmesi için 3 Sebep

Hobisini işi haline dönüştüren girişimcilere herkes imrenir, cesaretlerini takdir eder. Sonra da neden kendilerinin bunu yapamadıklarına dair sebeplerini sıralar ya da ilham alır ve bir gün kendisi de hobisini işi haline dönüştürmek istediğini söyler; karşılıklı temenni alış-verişlerinde bulunulur…

Son bir senedir hobisini işi haline dönüştürmüş bir girişimci olarak, bahane sıralayanlara bir sebep daha vermek ya da ilham alacaklara bir uyarıda bulunmak istiyorum: Dikkat! Hobiniz işiniz olduysa, hemen yeni bir hobi edinin!

Çünkü ne kadar sevseniz de, hatta aksine çok sevdiğiniz için fark etmeden 7/24 iş düşünmeye başlarken buluverirsiniz kendinizi. Eski hobiniz/yeni işinize musallat olmayın, rahat bırakın ve hemen başka bir hobi daha edinin.

Pırangalarınızı kırmış olmanın verdiği o kızgın kumlardan serin sulara atlama hissi adamı sarhoş eder ve çalışıyormuş gibi hissetmediğiniz için de, bir bakmışsınız ne haftasonunuz, ne geceniz, ne gündüzünüz, ne de yaz tatiliniz var! Hepsi var yine aslında, ama hepsi işiniz olan hobinizi düşünerek geçmeye başlamış.

Hani Amerikan dizilerinde, sürekli kendisiyle uğraşan ebeveynlerine “Go, get a job!” der ergen genç, “gidin kendinize bir iş bulun da benimle uğraşmayın!” anlamında. Bu yazıyı yazarken eski hobinin, tutkulu girişimcilere seslenişini duydum adeta:

Eski Hobi/Yeni iş: Git kendine bir iş bul!

Girişimci: Seni buldum ya!

Eski Hobi / Yeni iş: O zaman git kendine yeni bir hobi bul, benimle uğraşma!

Eyvah hobim işim oldu!

Girişimcilerin Yeni Bir Hobi Edinmesi için 3 Sebep:

1- Ne kadar severek yapsa da insan, adı üstünde insan yine de insan! Kendinize işinizi “düşünmeme sözü” verdiğiniz zaman aralıklarını belirleyin. Ve mutlaka bu konuda belirli günler, saatler, haftalar koyun. Örneğin ben bu yaz, bir ay boyunca Bodrum’da çalıştım; telefonla seans görüşmelerimi, iş görüşmelerimi ve araştırmalarımı yaptım; yani her gün elimde bilgisayar ve şarj aletlerimle oradan oraya taşındım. Bilgisayarımın yanımda olmadığı anlarda, elinden atarisi alınmış 80’li kuşak çocuğu gibi eksik hissetmeye başladığımı fark ettiğim anda alarm sesini duydum ve hemen kendime mola vermek için haftanın belirli bir gününü ve günün belirli bir saatini belirledim. Çünkü ben işimi ömür boyu severek yapmaya devam etmek istiyorum, bir eksiklik hissettiğim için, ya da zorunlu olduğum için değil, keyif aldığım için! Kendi kendimi işimden, işimi de kendimden soğutmaya hiç niyetim yok.

Hangi çocuk dondurma yemeyi sevmez? Ama sırf seviyor diye 7 gün 24 saat de çocuğun peşinde dondurmayla koşulmaz ki!

2- Ne kadar severek yapsa da insan, iş adı üstünde yine de iş! Bir kere o hobinin başına “iş” kelimesi geldi mi, tüm sorumluluk değeri olan ve başarı odaklı insanların “ideal” olanı yapma düğmesine basılmış gibi bir hal takınmaları genel bir durum olsa gerek. Hobi olarak yaparken bir kaygı taşımazken, şimdi karşılığında para alıyoruz diye duyulan sorumluluk insanı diken üstünde hazır ol’a geçiriyor! İşte tam da bu sebeple, rahatlamak için acilen yeni bir hobi edinmeli. Eski hobi/yeni iş’e de artık sadece profesyonel meslek gözüyle bakmalı…

3- Ne kadar severek yapsa da insan, adı üstünde hobi sadece hobi olmalı! O yüzden yeni bir hobi edinmeli, eski hobi/yeni iş rahat bırakılmalı. Hem başka bir alana odaklanmak, hem bakış açısı değiştirmek, hem de yaratıcılığı artıracak yeni bir alanda enerji depolamak, yenilere yer açmak için yeni bir hobi edinmeli…

Hobisini işi haline dönüştürmüş girişimcilerin yazıyı okur okumaz, hemen bu hafta – ertelemeden- yeni bir hobi edinmesi niyetiyle…

P.S. Hobimi işim haline getirdikten sonra benim yeni hobimi merak edenler için gelsin: “Dans Etmek Tüm Beden Savunmasızlıktır”

Ayrıca bu yazıyı okuyan, ilham alan, hobi edinen, ya da yazıyı faydalı bulan girişimciler ve girişimci adayları: yorumlarınızı bekliyorum!

İyi haftalar,
Ayşe Yazgan

Olmak ve Yapmak: İşte bütün mesele bu!

Meslektaşım Hande Akın “Kadın Olmak” adında bir kitap yazdı, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde de tüm kadınlara armağan etti. Sonunda ben de bu yaz tatilinde okuyabildim kitabını. Hande’yi tanıdığım için, onun o yumuşak tonlaması, narin el hareketleri ve sesi kadar yumuşak gülümsemesini eksik etmediği konuşmasıyla, huzur veren sesinden dinler gibi okuduğum için bana daha da anlamlı geldi “Kadın Olmak”. Çünkü Hande yazdıklarını, yaşayan; anladıklarını uygulayan insanlardan…

Bir sürü güzel şeyler yazan, yapan insanlar var. Bazılarının yazdıklarına ve yaptıklarına hayran olup, sonra kendilerini tanıdığımda ve yazdıklarıyla yaptıklarının örtüşmediğini gördüğümde hayal kırıklığına uğruyorum bazen. Bir insanın her şeyi halletmiş olmasını beklemiyorum elbette. Henüz halletmemiş olduklarını halletMİŞ GİBİ göstermesini etik olarak doğru bulmuyorum sadece. Bir doktorun ölümsüzlüğü vadetmesi yerine, “ben de insanım ve hastalanıyorum ama hastalandığımda iyileşmesini biliyorum” demesini anlamlı buluyorum…

İşimde ve özel hayatımda “dişil enerji-eril enerji” terimlerini çok sık kullanıyorum ve bazen anlamlarının çok farklı şeyler ifade ettiğini görüyorum. Dişil / dişi deyince ilk akla frapan, bakımlı, kırmızı rujlu kadınlar geliyor. Oysa tüm bunlar dışarıdaki aksesuarlar, yani “yapma hali”; dişil enerji ise içeriden gelen bir şey, yani “olma hali”. İçeride olanın dışarıya yansıması, yumuşaklık, yapıcılık, zarafet, kabulde oluş, herkese ve her şeye ama ilk önce kendine sevgiyle yaklaşma hali…

“Olmak” ve “Yapmak”’ hallerinin birleşimi olan insanlar, her ne yapıyorsa “öyle olduğu için onu yapan” insanlar bana ilham veriyor, daha sahici geliyor. Eril enerjim yani, sol beynim yapılabilirliğini kanıtlamak isterken, ilk önce bunu söyleyende arıyor kanıtı. Uygulama birinci elden yapılmamışsa, sol beynim hemen soru işaretini basıyor! Özetle içeriden gelenin dışarıya yansımasını samimi buluyorum. Ve içeride olduğu halini, dışarıya yansıtabilen insanları…

İşte bu sebeple Hande’yi içeriden gelenleri yansıttığı için destekliyor ve ilham alıyorum. Hande kitabında, hem kendi hayatından hem de danışanlarıyla diyaloglarından örneklerle kadın olmanın ne demek olduğunu özellikle de dişil-eril enerjiyi çok samimi ve cesur bir şekilde anlatmış. Ne demek istediğimi Hande’yi tanıyorsanız ya da televizyonda bir programda konuşmasına şahit olmuşsanız çok iyi anlamışsınızdır zaten. Dişil enerji-eril enerji ile kast edilen nedir anlamak ve Hande Akın’ı tanımak istiyorsanız da kitabını okumanızı ve insanın içini açan pespembe renkleriyle huzur ve dişil enerji saçan ofisini ziyaret etmenizi öneririm 🙂

Ayşoş’un Bodrum gözlemleri Vol 2: Hiç mi beğendiğiniz bir yanım yok :(

Bodrum sürecinin ikinci bölümünde, yani annemi İstanbul’daki ablamlara teslim ettikten birkaç gün sonra, bir nebze kendine gelen babamın araba kullanamayacağına karar verip, ona da bir şoför ayarladık ve yeğenim Mert ve ben Bodrum’da arabasız ve baş başa kaldık.

Öncelikle sitenin atmosferini anlatıyorum: şöyle bir çan eğrisi düşünün, yaş dağılımını gösteren bir çan eğrisi olsun bu. Eğrinin sol bacağı 12-18 yaş aralığı, sağ bacağı ise 60-80 yaş aralığı. Heh işte, tam oralarda yığılma var, ortası boş! Eğrinin tam ortasında 30-35 yaş aralığında çıkıntı gibi tek bir nokta var: o da ben! Bu durumun avantajı yok değil; büyükler genç ve taze görüyor; küçükler büyümüş ve yeterli; kimse rakip görmüyor, herkes hayran.

Ergenler, anneanne ve dedeleriyle tatil yapıyor, Türkçesi: anneanne ve dedeler gündüz ortalıkta yok, onlar sabah erken denize giriyor, öğleden sonra biz denize gittiğimizde ergenler tayfası iskele üstünde ya da dubada toplaşıp, birbirini denize atıyor. Ben de bol bol kitap okuyorum, telefonla iş ve seans görüşmelerimi yapıyor, araştırmalarıma devam ediyorum.

Mert ve ben, birinci evrede kıstığımız özgürlük değerimizin sonuna kadar tadını çıkarıyoruz, birlikte ama ayrı ayrı takılıyoruz.

Bazen öyle deli deli esiyor ve ben öyle yorgun hissediyorum ki, içimden denize bile girmek gelmiyor. Önce bunalıma mı girdim acaba diye düşünmedim değil! Çünkü her zaman su kuşu olmuşumdur, suyu ve özellikle denizi çok severim, girdim mi çıkmam. Sonra fark ettim ki, bir şey zorunluluk gibi olunca ben onu yapamıyorum:

“Bodrum’daysan denize girmek zorundasın.”
“Hayır değilim! Ben buralıyım artık, acelem yok, sayılı günüm yok, telaşem yok. Hiçbir şey yapmak zorunda değilim! İstersem yapıyorum zaten.”

Zaten on gün tüm özgürlük değerlerimi kısmışım, bir de atmosferdeki ergen enerjisini hesaba katarsak, içimdeki “alayına isyan” ergen modunun aktif olmasına da şaşmamalı.

Neyse, denize girmenin zorunluluk değil keyif olduğu günlerden birinde denizi kucakladım, keyfim yerindeyken biraz da dubada güneşleneyim dedim. Dubada 7-8 kişilik 11-14 yaşlarındaki bir kız grubu var. Yaklaşık yirmi dakika kadar orada güneşlendim. Ve bu yirmi dakika boyunca tüm kızlar, büyük olanın liderliğinde, bir kızın nelerinden hoşlanmadığını konuşup duruyorlar. Önce hakkında konuştukları kız orada değil, arkasından durum değerlendirmesi (!) yapıyorlar sandım. Sonra baktım ki kız da orada!

Diyaloglardan bazıları şöyle:
“Sen en küçük olduğun için seni hep kayırıyorlar. Sen büyük olmak ne kadar zor biliyor musun!”
“Her zaman gelip, ortamıza oturmana sinir oluyorum. Neden başka yer yok gibi, hep ortaya oturuyorsun. Her zaman sen mi ilgi odağı olacaksın?”
“Cümlelerinin sonunda di miii? demene de gıcık oluyorum! Şirin olduğunu mu sanıyorsun? Oysa çok itici!”

Yahu ben ağlayacağım neredeyse, kızın gıkı çıkmıyor. Murathan Mungan’ın Yüksek Topuklar kitabındaki Tuğde’lerden 7 adetlik bir demet yapmışlar, beni de onlarla aynı dubaya tıkmışlar! Müdahele etmeyi düşündüm; “yapmayın, etmeyin!” diyecektim, çekindim açıkçası…

İyi ki de etmemişim! O hakkında konuştukları kız öyle bir cevap verdi ki, öyle doğal, öyle kendiyle barışık bir halde, herkes sustu kaldı.

“Dediklerinize dikkat ederim, tamam. Ama hiç mi beğendiğiniz bir yanım yok?”!!!
Öyle naif, öyle masum sordu ki! Tüm olumsuzluklar konuşulurken, çat diye olumlu tarafa çekti konuyu. Olumsuzluklarını savunmadan, karşı saldırı yapmadan; onları da duyduğunu belirterek ama haddinden fazla da ciddiye almayarak; olumluya döndü ve güçlü bir soru sordu karşı tarafa!

İçime serin sular serpildi! Ben öyle bir cevap veremezdim o kızın yerinde olsam. Benim savunma damarım kabarmıştı; koç Ayşe olarak değil, teyze Ayşe olarak korumacı bir cevap verirdim, onu korumaya muhtaç sanma hatasına düşerek. O şirin kız bana kimsenin korunmaya muhtaç olmadığını bir kez daha hatırlattı. Yardım isteseydi tabi ki ederdim, ama hem istemedi, hem de ihtiyacı yoktu! Bana da serin sulara atlamak düştü, iskeleye kadar suratımda şaşkın ve gururlu bir gülümsemeyle yüzdüm…

Sonra baktım ki tam, çocukluğumuzdaki gazoz reklamlarındaki on yüz bin milyon baloncuk yuttum reklamındaki kız gibi: balık etli, tam makaslamalık yanaklı, sarışın lüle saçlı bir kız bu! Şimdi anladım neden onunla uğraştıklarını, kız o kadar kendiyle barışık, öyle kendi halinde ki, bazı insanlar onu görünce ben neden öyle olamıyorum diye düşünmekten alamıyor kendini, hele ki ergense!

gazoz

On yüz bin milyon baloncuk yuttum! İyi haftalar,
Sevgiyle ve kendinizle barışık kalın,
Ayşe Yazgan

Aysosh’un Bodrum Gözlemleri Vol 1: En öksüz kalan dert, adını koyamadığın dert…

Şimdi bir kere zaten maalesef tatsız bir hadiseyle, annemin ayağının kırıldığının haberini alınca ilk uçakla apar topar gittim Bodrum’a. Hiçbir hayati tehlikesi olmayan, oldukça günlük bir sorundu bu. Üstelik yakın bir aile dostumuz olan ve aynı zamanda oldukça yakın bir arkadaşımın babası olan Kemal Amcamızı kaybettiğimiz, hüzünlü günlere denk gelen bu olay için söylenmeye kimin ne hakkı vardı!
Duruma el koymak üzere hemen gittim gitmesine de, ortamda her an patlamaya hazır pimi çekilmiş bomba gibi, gergin bir hava hepimizde. Hepimizin beklediği bir Bodrum varmış, ama hiçbirimizinki bu değilmiş! Hal böyle olunca da hayal kırıklığı, moral bozukluğu…

Neden böyle basit bir durumda dağıldık biz şimdi diye düşündüm ve Bodrum gözlemlerimden ilki, “adını koyamadığımız dertler, aslında en öksüz kalan dertler” olarak çıktı ortaya: En basit görünen, oldukça günlük hayata dair, söylenmeye layık bulmadığımız, söylesek şikayetçi olmaktan korktuğumuz ama aslında günlük hayatta belimizi büken, o günlük hayatın kalitesini düşüren dertler…En bu konuda “dertli” dertler, gerçerli sebebi yani adı olmayan, o yüzden de söylenmeye layık olmayanlar olsa gerek. Dertlensen, senden bin beteri var; dertlenmesen içinde bir şey dır dır dır beynini yiyor: “bir şeyler ters gidiyor ve sen oralı bile olmuyorsun! Adını koy, kabul et ki halledebilesin! Yok sayarak bir yere varamadığın kesin. Şikayet etmeden de hayal kırıklığı yaşayabilirsin.”

Objektif bir bakış atalım tabloya:

Görünürde anneanne ve dedesiyle Bodrum’a tatil yapmaya; ideal senaryosunda ise gündüzleri sitedeki arkadaşlarıyla denize girip, futbol maçı yaparak; gecelerini ise market çevresinde gece sohbetleriyle geçirme hevesiyle gelmiş olan ve birden hayalleri suya düşmüş; çünkü anneannesinin yedek ayağı olmuş, getir götür işlerinden sorumlu 13 yaşındaki erkek yeğenim; nam-ı diğer “evimizin ergeni”.

Tipik 60 yaş üstü Türk erkeği formatında, emekli olduktan sonra kendine hobi bulamadığı için karısına bir nevi bağımlı hale gelmiş; onsuz artık araba bile kullanamayan, kendi kendisine yemek yemeyi sevmeyen, Meloş’u olmadan denize gitmeyen; özetle bu aksaklıkla sudan çıkmış balığa dönmüş ve şu anda belirli bir sürede geçecek basit bir ayak kırığı olduğunun farkında ama aslında bu deneyimi geleceğe taşıdığı için Meloşuna bir şey olsa, başına gelecekleri gözünden film şeridi gibi geçiririrken çaresiz hisseden ve morali oldukça bozuk bir baba.

Tatilin ikinci gününde ayağını kırmış, üstelik bu talihsizliğe oldukça kilolu bir döneminde yakalanmış; kronik bel fıtığı sebebiyle tek ayağının üzerinde hareket etmekte oldukça zorlanan; o sıcakta denize giremeyip tuvalete gitmek için bile merdiven çıkması gereken bir evde, morali bozuk iki erkekle tıkılmış kalmış ama hala “buna da şükür” diyerek herkesin moralini düzeltmeye çalışan, ve yardıma muhtaç olduğu için içte içe kendini güçsüz hisseden fedakar bir anne.

Zamanının büyük bir bölümünde kendiyle baş başa kalmaya alışmış, istediği saatte yatıp, istediği saatte kalkan yani gece kuşu olan; her gün en az bir saat sessiz bir ortamda meditasyon yapan; çoğunlukla kafasının içinde yaşayan, ve şimdi tüm bu özgürlükleri kısıtlanmış halde “Ayşe!” seslerinin dört bir yanda yankılandığı bir evde sabah kahvaltı hazırlamak için erken kalkan bir ben!

Bildiniz: ortamdaki hayal kırıklığı kokusu buram buram! Herkeste her nefes alış-verişte bir “ne umduk, ne bulduk! Ama buna da şükür, söylensek olmaz şimdi.” soluğu…

Hepimizin alışık olduğumuz düzenin bozulmasıyla değerlerimiz çakıştığında böyle hissettiğimizin güzel bir örneği, tam bir case study. Şimdi uzun uzun anne-babamın veya yiğenimin değerlerini inceleyemeyeceğimizden, ve burada hazır üzerinde çalışılmışı olduğundan benim değerlerimden gidelim: (Konu çok uzayınca değerlerimi blogumda başka bir yazıda anlattım: http://wp.me/p43UJw-bv)

İlk önce, hepimiz beklentilerimiz karşılanmadığı için hayal kırıklığına uğramış olduğumuzu kabul ettik. Sonra da durumu değiştirme imkanımız olmadığı için, bu durumla ilgili en ideal şekilde ne yapabileceğimizi konuştuk. Hepimizin temel değerlerimizin günlük yüzdesini bir nebze değiştirmesi, değerler terazisini yeniden ayarlaması gerektiğini fark ettik. Benim bu durumda özgürlük, ve kişisel gelişim değerlerimi kısmam, sorumluluk ve aile değerlerimin yükseltmem gerektiği çok açıktı.

* Yeğenimin; anneanne ve dedesinin “yaşlılık işte, napim söylemezsem unutuyorum çocuuuum” “Meeeert ilaçlarımı getirir misin?” “Meeeert gözlüğümü gördün mü?” diye taramalı tüfek gibi üst katla alt kat arasındaki bağlantıyı sağlayan lojistik bakanlığı görevindeki yükünü hafifletmiş oldum.
Annemden aldığı direktifleri benden almaya başlayan babamın morali düzelmiş; belli ki artık gideceği rotayı bilmek ona da iyi gelmişti.
Annemin de “Evin en küçüğü olmana ve kendi evinde bunları yapmaya alışık olmamana rağmen, sana prenses de desek kadın eli başka oluyor tabi!” demesinden durumdan memnun olduğu anlaşılıyordu…

IMG_2798

Hem ev, hem değerler düzenimizi oturtmuştuk ki, bu sefer annemin beli kitlendi ve ağrılar içerisinde kıvranarak, acıyla kıvranır halde banyoda kalakaldı. Hayatım boyunca şikayet etmesine değil, kahkaha atmasına alışık olduğum annemi acılar içinde kıvranırken görüp, hiçbir şey yapamamak; ve morali bozuk bir köşede donup kalmış, muhtemelen şekeri tavana fırlamış babamın çöküşünü görmek, gerçekten çok çaresiz hissettirdi. Annemi ambulansla evden çıkardık, ilk uçakla İstanbul’a gönderdik, ve İstanbul şubemizdeki görevlerini başarıyla sürdüren ablalarıma teslim ettik. Neyse ki, Meloşumuzu tekerlekli sandalye ayarlayıp, bir kez olsun balığa götürebilmiştik…

 

IMG_2826

IMG_2840

Bu arada iki cümleyle geçtiğim kısımlar, benim ömrümden maalesef iki cümleyle geçemedikleri için, babamın ve arabanın da İstanbul’a transferini ayarladıktan sonra benim ve yeğenimin tatil yapmasına karar verildi. Benim de tatile ihtiyacım vardı doğrusu! Tabi evimizin ergeniyle baş başa geçen kısımdan bambaşka gözlemler ve hikayeler çıktı. Onlar da başka bir yazıda…

Şimdi annemin beli daha iyi, düz ayak İstanbul’daki evinde alçısına ayrılan süresinin dolmasını bekliyor, tezkere bekler gibi. Ben de Bodrum’dan döner dönmez, önce evimle kısa bir hasret giderip bavulumu attığım gibi Meloşuma geldim.

Belki hayaller, beklentiler varsa ve onlar karşılanmazsa hayal kırıklığı oluyor hayatta. Ama insan söylenmeden, aynı zamanda da yok saymadan; küçümsemeden, aynı zamanda abartmadan, durumu kabullenince yeni bir düzen oluşturuyor, değerlerinin günlük hayatı içerisindeki yüzdelerini değiştiriyor, yani durum ve değerler ayarlaması yapıyor ve yeni duruma adapte oluyor.

Bir nevi dertleşme, öksüz kalan derdimi sahiplenme, bir nevi kıssadan hisse…

Yeter ki sağlık olsun şu hayatta!

Sevgilerimle,
Ayşe Yazgan